top of page

ŞU TÜRKLÜK MESELESİ

  • Yazarın fotoğrafı: özdenbekir karakaş
    özdenbekir karakaş
  • 2 dakika önce
  • 11 dakikada okunur


Hangi Türk? Türk kimdir? Sorularından önce sormamız gereken soru Türk kelimesinin anlamı nedir? Olması gerekmektedir.



Bu coğrafyada 18.yüzyıldan beri kökeni bir yere dayandırma gereksinimi var. Bir aile üzerinden ırkiyat ve tabiiyet oluşturma telaşı ortaya gerçek olmayan Türk tarihi (Osmanlı ya da Ottoman özelinde) yazma daha doğrusu uydurma sonuçta uydurduklarımıza inanma hali olarak günümüzde de devam etmekte.


Ortaya çıkışları sonra ki tarihsel bilgilerin neredeyse tamamı tahrif edilmiş, daha sonra Avrupalı Ottoman meraklısı Şark dünyası afyonuyla yaşayan tarihçi asilzadelerin ciltler dolusu yazdıkları külliyatlar bugünkü kendini Osmanlı torunu sanan ve onu uyduruk Soy ve hayal mahsülü Boya bağlayan güya tarihçiler için referans kaynaklar olmuştur. Sonrasında 19.yüzyıl ortalarından itibaren ortaya çıkan fantastik hikayelerden başka bir şey ortaya koyamayan Türkiyat ya da Türkoloji uydurma, Tarih biliminin protez bir kolu işlevi görmüştür. Bu protez kol, imal edenlerin menşeine göre kendi meşreplerinde işe yaramaktadır. Macarlar farklı bir protez kol imal etmiştir. O kolun ucundaki ele bir de Tanrının Kırbacını yerleştirmiştir. Sovyet Rusya, çoğunlukla ideolojisine göre bir Türk protez kolu yaratmıştır. Almanlar ve İngilizler Türklük ve Müslümanlığı harman etmiş bugün bile içinden çıkılmayan: yumurta mı tavuktan çıkar, tavuk mu yumurtadan paradoksunu başaramışlardır.


Herkesin Türklüğü kendine göre gibi bir durum hasıl olmuştur. Anadolu coğrafyası için durum tam bir karmaşadır.


Biraz konu dışından bu konuya nasıl geldiğimle ilgili birkaç şey yazayım. Öncesinde kızımın benimle ilgili tesbitini belirteyim ki kendisi iyi bir akademisyendir. Akademik makale yazmakta ustadır. Ve benim akademik makale yazmayı bir türlü yazmayı başaramadığımı söyler. O kadar eğitim almış olmama rağmen. Çoğu Sosyal Bilimci üstada akademik metin yazmak çocuk oyuncağıdır. Ben bir türlü beceremiyorum ne yapayım. O kadar kusur kadı kızında da olur.


Yazma sebebime gelince akademisyen bir üstadım, saygı duyduğum bir tarihçinin Türk kelimesi ile ilgili duygularını içeren bir video gönderdi. Bu tarihçinin Türk kavramı ve Türk olma hali ile ilgili hamasi bazı cümleleri dışında samimi bir konuşma olarak arşivimde yerini aldı. Yine bu video öncesinde Linkedin de Yıldırımla Timur arasındaki savaşla ilgili Halil İnancık hocanın kitaplarından birinden kısa bir alıntı paylaştım. Altına birkaç aklı başında yorum dışında, konuya zırcahil olanların onlarca laf yığınları doldurdu. Hiç biri Timur mu Türktü? Yıldırım mı Türktü? Diye sormamış. Ya da Ümmetçiler açısından Timur mu daha müslüman? Yıldırım mı daha Müslüman?. Bu sorulara gerek bile yok. Burada liderliğe oynayan iki süper güç adayının çatışması var. Tarih kazanana göre yazıldığı için Timur galip.


Yoksa Timur mu savaşırken hile yaptı, Yıldırım mı kibir gösterdi konusu savaşın sonunda hiç bir anlam ifade etmiyor. Tarih bilimi de zaten bu değil.


Bu Türklük konusunu yazmamdaki sebeplerden biri de tarihle ilgili paylaşımlara özellikle Mühendis -genel yani her dal-kesiminden, din konusu ile yazdıklarıma özellikle Bilgisayar, Yazılım, İnşaat ve Elektrik-Elektronik mühendislerinden. Genel olarak Sosyal Bilimlerle ilgili konularda tüm Mühendislik dallarından üst perdeden iş öğretme hali var. Bu biraz meslek kibrinden geliyor, birazda Sosyal Bilimler bir onlar için bir hobi ya da merak olarak görülüyor. Bir tarih kitabı okuduktan sonra tüm tarih bilgisi ile donanmış bu kişiler paylaşımlarınıza bu yanlış, o öyle değilde böyle diye biliyor. Bu din konusu olduğunda saldırı ve taciz boyutlarına çıkabiliyor.


Ben tarih dahil tüm sosyal bilimde okuyanların mutlaka Matematik eğitimi alması taraftayım. Bunun yanında Mühendislik okuyanlarda acil olarak Matematik ve Mantık öğrenmeli  ki, okuduklarını anlama da ve analiz etmede başarılı olsunlar. Yani Mühendislik kimseye üst perdeden ahkam kesme hakkı vermiyor.


Bilimlerin çağımızda alaylısı veya okullusu gibi ayrımlar artık yok. Bilimlerde alaylı dönemi bitti. Bu alaylılık durumumun faturasını tarihte, diyanette, siyasette, sosyoloji de, psikoloji de görüyoruz. Ortalık zamanında gazetelere Ramazan sayfası ya da tarih safsataları hazırlayan kerameti kendinden menkul uzmanlarla dolu.


Gelelim Türk kelimesine, ilk olarak Türk kelimesi Türkçeleştirilmiş kökeni belirsiz bir kelimedir. Tarihsel ve anlam bilim olarak hangi anlam ne zaman yüklenmiştir, hangi dönemlerde anlam kaymaları olmuştur tam olarak bilemiyoruz. Bir coğrafyaya ya da tarihsel döneme sıkıştırılamayacak kavramdır. Belki de o yüzden her tutanın elinde birçok mana yüklenmiştir. Türk kelimesi için biraz etimoloji, biraz tarih biraz da kültür dedektifliği yapacağız. Bakalım sonuç ne çıkacak?


TÜRK KELİMESİNİN ETİMOLOJİSİ

Kelimenin anlamı ile ilgili bugün neredeyse herkesin Türk yapılması gibi birçok tez vardır. Bunlardan birkaç tanesi diğerlerine nazaran dil bilimsel açıdan güçlüdür. En kabul göreni ve bilimsel olarak en sağlam temele oturanı “türe-mek” kelimesi kökenine dayananıdır.


  • Türemek/Çoğalmak: Ünlü Türkolog Gyula Németh ve Doğan Aksan gibi dil bilimcilere göre; “Türk” kelimesi, Eski Türkçe’deki türe- (ortaya çıkmak, çoğalmak) kökünden gelir. Zamanla “türemiş”, “çoğalmış”, “soylu” veya “kanunla düzenlenen” anlamlarını kazanmıştır.

  • Güçlü / Kuvvetli: Cumhuriyet döneminin önemli Türkologlarından Albert von Le Coq tarafından ortaya atılan ve Ziya Gökalp ile birçok erken dönem Türkiyatçısının da desteklediği görüşe göre Türk; “güçlü, kuvvetli, kudretli” anlamına gelmektedir. Bu görüş kelimenin Uygur metinlerindeki kullanım biçimiyle de uyumlu olduğundan sağlam temellere dayanan tezlerden biridir (Uygur metinlerinde Türk kelimesi “güçlü” anlamına gelen sıfat olarak kullanılmıştır).

  • Miğfer : Bu anlam hem etimolojik hem de tarihsel olarak Çin kaynaklarına dayanmakta ve hem etimoloji hem de tarihsel olarak sağlam tezlere dayanır. Çin yıllıkları (Chou Shu), bu ismin Göktürklerin yaşadığı Altay Dağları’nın bir miğfere benzemesinden ötürü, kendi dillerinde “miğfer” anlamına gelen Tu’jue kelimesinden türediği iddia etmiştir. Ancak bu, Çinlilerin dışarıdan yaptığı bir benzetmedir, kelimenin öz anlamı değildir.


TÜRK KELİMESİNİN TARİHSEL SÜRECİ, TARİHİ KAYNAKLARDAN

“Türk” kelimesi siyasi topluluk yani millet adı kullanılmaya başlanmadan önce de dönem medeniyetlerinin kayıtlarında farklı sesletimlerle yer almıştır.


  1. Çin Kaynakları (Sui ve Tang Yıllıkları)

“Türk” kelimesini siyasi bir devlet adı (topluluk ismi) olarak ilk kez Çin kaynaklarında görüyoruz.

  • “Tu-jue” (T’u-chüe): Çinliler Göktürk/Köktürk’ler için bu ifadeyi kullanmıştır.

  • Çin yıllıkları (Chou Shu), bu ismin Göktürklerin yaşadığı Altay Dağları’nın bir miğfere benzemesinden ötürü, kendi dillerinde “miğfer” anlamına gelen “Tu-jue” kelimesinden türediğini iddia eder.

2. Roma ve Yunan Kaynaklarında

Klasik Dönem (MÖ-MS.1 Yüzyıl) de Heredot, Strabon ve Plinius gibi antik dönemin Yunan ve Romalı coğrafyacılarının eserlerinde doğrudan bugünkü hecelenişiyle “Türk” sözcüğü bulma ihtimali yoktur. Bazı kelimeler için bugün acaba Türk kelimesinin ilk söylenişlerinden biri mi ya da Yunan ve Latin dillerindeki ses benzetişimi ile sözcüğü çağrıştırıyor mu diyebiliyoruz.

Mesela Romalı Coğrafyacı Pompponius Mela (MS 1. Yüzyıl) Coğrafya kitabında Azak Denizi’nin kuzeyindeki ormanlık bölgede yaşayan kavimleri sayarken  “Turcae” (Turkae) ifadesini kullanmıştır.

Yine Romalı Doğa Bilimci Yaşlı Plinius (MS 1. Yüzyıl) Naturalis Historia adlı eserinde aynı coğrafyadan bahisle İskitlerin komşusu olarak “Tyrcae” kavminden bahsetmektedir.

Yukarıda bahsettiğimiz gibi bu eserlerde geçen “Turcae” veya “Trycae” kelimelerinin Türklerin atalarından bahseden bir kelimemi olup olmadığı açık değildir. İsim ya da ses benzeşimi olması ya da olmaması dil bilimciler için hala tartışma konusudur. Yine de bahsi geçen dönemde “Türk” kelimesi kesin ve belirgin bir etnik kimlik olarak kullanılmadığı açıktır.

3. İslamiyet Öncesi ve Sonrası Arap/Fars Kaynakları

  • Kaşgarlı Mahmud (Divan-ı Lügati Türk - 1072): Türk etimoloji, sosyoloji ve tarihinin en birincil kaynaklarından biridir. Kaşgarlı, Sözlükte doğrudan Hz. Muhammed’e dayandırdığı bir hadise atıfta bulunmaktadır. “Türk adını bize Tannrı vermiştir” der ve kelimenin “Nuh’un oğlundan gelen bir soy” ve “olgunluk çağı” (gençlik, güç) gibi anlamlara geldiğine işaret etmiştir. Bu tez dayanakları ve özellikle Ortadoğu din terminolojisini esas aldığından dolayı, hadisin sahihliğinin bugün bile tartışma konusu olmasından dolayı -mitsel bir tez olmaktan ileri gidememiştir

4. Doğu Roma ve Batı Kaynakları

6.yüzyıldan itibaren Doğu Roma kaynaklarında (Tarihçi Agathias ve Menandros’un eserlerinde) Orta Asya’dan gelen kavimler için “Tourkoi” ifadesi kullanılmıştır. Hatta AvarlarDöneminde Macarların yaşadığı bölge içinde “Batı Türkiye” anlamında kullanılmıştır.

5. Orhun Yazıtlarında

Dış Kaynaklara değilde kendi başlangıç yazılı kaynağımız Orhun yazıtlarına bakınca buradaki kullanımın tamamen etnik ve siyasi aidiyet temsili olduğunu açıkça görüyoruz.

“Üze Kok tengri asra yağız yer kılındıkta, ekin ara kişi oğlu kılınmış. Kişi oğlunda üze eçüm adam Bumin Kağan, İstem, Kağan olurmuş. Olurupan Türk bodunığ ilini törüsin tuta bilmiş, ite bilmiş…”

(Üstte mavi gök, altta yağız yer kılındığında, ikisinin arasında insanoğlu kılınmış. İnsanoğlunun üzerine ecdadım Bumin Kağan, İstemi Kağan oturmuş. Oturarak Türk devletinin devletini, töresini tutuvermiş, düzenleyivermiş…)


“TURKİYA” (TÜRKİYE) KELİMESİNİ İLK KİM, NASIL KULLANDI?

Tarihte coğrafi bir bölge adı olarak “Turchia/Tourkia” (Turkiya/Türkiye)  olarak kullanan Doğu Romalılardır (ya da Batılı tarihçilerin verdiği adla Bizans). Ancak onlar bu ismi ilk başta Anadolu için değil, Orta Asya ve Karadeniz’in kuzeyi için kullanmışlardır.

6 ile 11 yüzyıl arasında bu kelimenin belirttiği alanlar birbirinden farklıdır.

6. Yüzyılda Orta Asya steplerini işaret eder bu terim. Göktürk Devleti kurulup Doğu Roma ile diplomat ilişkiler kurulunca, Doğu Roma kaynakları Orta Asya için “Doğu Türkiye” ifadesini kullanmaya başlamıştır.

9.Yüzyılda bu ifade Karadenizin Kuzeyi için kullanılmaya başlamıştır. Burası Hazar-Karadeniz Coğrafi Bölgesidir. Doğu Roma İmparatoru Konstantinos Porphyrogennetos (VII. Konstantinos, 905-959), Hazar Hakanlığı ve Macarların yaşadığı Karadeniz’in kuzeyindeki coğrafyaya “Tourkia” demiştir.

11.Yüzyıl başlarından itibaren terim Anadolu için söylenir olmuştur. Malazgirt Savaşı’ndan (1071) sonra Asya Türk kavim ve boyları yoğun bir şekilde Anadolu’ya yerleşmeye başlayınca Avrupalı seyyahlar, Haçlılar ve İtalyan Ticaret Devletleri (Cenova, Venedik vb.) bu bölgeyi haritalarında ve anlatılarında “Turchia” (Türkiye-Türklerin Yurdu) olarak belirtmeye başlamıştır.



TÜRK KAVRAMI

Dil bilimsel olarak; güç, kuvvet, türemek ve töre sahibi olmakla. Tarihsel olarak; Göktürk Kağanlığı’nın kuruluşuyla (MS 552) bir boy adından çıkıp devasa bir milletin ve siyasi birliğin adı haline gelmiştir.

Batı dünyası (Yunan ve Roma), başlangıçta kendi topraklarını tehdit eden tüm atlı göçebe kavimleri  (İskit, Hun, Avar ayırt etmeden) genel bir “Barbar/Kuzeyli İstilacı” adıyla etiketlemiştir.  Romalıların Germenlere “Barbar” (Yunanca Barbaros: kendi dillerini konuşmayan, anlaşılmaz sesler çıkaran, medeni olmayan) demesi gibi, göçebe topluluklara karşı da benzer bir küçümseme, aynı zamanda korkuyla karışık hayranlık bu kelimelerin altında saklanmıştır.

Romalılar ve Yunanlılar için yerleşik hayatta olmamak, Latince veya Yunanca konuşamamak, tarımla uğraşmayıp yalnızca hayvancılıkla uğraşmak tam anlamıyla “yabanilik/vahşilik” ile eşdeğerdedir. Kaba sabalığın göstergesiydi.

Bu yüzden kuzeyden ve doğudan gelen atlı göçebelere (İskitler, Hunlar, daha sonra Asya boyları), Germenlere benzer olarak askeri ve toplumsal davranış açısından “aşırı güçlü, durdurulamaz, acımasız, vahşi” gibi güç ve şiddet içeren anlamları yükledikleri “Türk” kelimesi ile ifade ettiler.

Sadece Batı dünyası değil Doğu dünyası da Çin kaynaklarının rehberliğinde görebileceğimiz gibi aynı şeyi yapmıştır. Çinliler Hunlara “kötü köle, barbar” gibi küçümseyici anlamlara gelen “Hiung-nu” ismini takmıştır. “Türk” kelimesinin Çince karşılığı olan  “Tu-jue” kelimesini bile çoğu zaman aynı hakaretamiz ifade için kullanmışlardır.

Ancak MS 6. Yüzyıldan başlayarak Göktürklerin ortaya devlet olarak çıkması ile “kaba saba/güçlü, yabani” imajını “Türk” ismiyle sabitleyip, artık onların yaşadığı ve etkin olduğu coğrafyalara Türkiye demeye başlamışlardır.

Bugün İskitler dahil herkesi Türk yapmaya çalışmamız bu etiketlenme ya da o dönem ırkla ilişkili olmadan o coğrafyadaki herkesi aynı potaya atmaktan kaynaklanmaktadır. Örneğin İskitlerin kökeni (Türk mü, İran mı oldukları) hala çok tartışılan bir konu olarak durmaktadır.


HERKESİ TÜRK YAPMA HALİ

Tarihçiler 18.yüzyıldaki milliyetçilik akımlarından beri millet ve ulus kimlik üzerinde çok fazla durmuştur. Saf ırk ortaya çıkarma, ırk yüceltme, etnosentrizim gibi haller tarih, sosyoloji ve erken dönem antropolojiyi bayağı meşgul etmiştir. Bugün bile artık safsata boyutundaki güya akademik kaynaklarla bu konu sürekli gündemde tutulmaya çalışılmaktadır.

Çok keskin ve aslında işin mutfağında olan birçok ciddi tarihçininde kapalı kapılar ardında paylaştığı durum: Özellikle 19. Yüzyılın sonu ve 20. Yüzyılın ortalarında yükselen ulus-devlet inşa süreçleri, tarih yazımını ciddi şekilde ideolojilerin hizmetine sokmuştur.

Bu durum sadece Türkiye’deki Türkçülere özgü değildir. Rusya’da Slav milliyetçiliği (veya tam tersi Avrasyacılık), Macaristan’da başlayan İran coğrafyasını da etkileyen Turancılık ya da Avrupa’da Hint-Avrupa merkezli tarih tezleri tam bir “akademik savaş alanı” yaratmıştır.

İskitler (Sakitler) ve benzeri erken dönem kavimlerin (Sümerler, Etrüskler vb.) “Türklüğü” meselesinin neden bu kadar içinden çıkılmaz, absürt hale geldiği konusuna bir bakalım;


  1. Anakronizm Tuzağı… Safsata sanatkarlarının en çok üretim yaptıkları alan.  Üç bin ila Beş bin yıl önceki insanlara ulus ve etnisite kimliği çıkarma hastalığı. Modern dönemlerin büyük söylemlerinden “5000 yıllık (bu bazen 10bin yıl bazen 12bin yıl olabiliyor. İhtiyacınıza göre) Türk tarihi”.

Bugün anladığımız manada “ulus”, milliyet” ve etnik aidiyet” kavramları Fransız İhtilali’nden sonra (18. Yüzyıl sonu) icat edilmiş kavramlardır.

Örneğin MÖ 8. Yüzyılda Karadeniz’in kuzeyinde at koşturan bir göçebeye “Sen Türk müsün, İrani misin, Slav mısın?” Diye sorarsanız muhtemelen yüzünüze anlamsızca bakan biriyle kalırsınız. Hiç bir şey anlamazdı. O dönemde aidiyet boya, kabileye, soya, lidere ve yaşam tarzına (göçebe/yerleşik) bağlıydı. Dolayısıyla günümüzün sınırları ve kimlikleriyle MÖ 800’deki insanları birebir etiketlemeye çalışmak büyük bilimsel yanılgıdır (anakronizm).


2. Akademik Çekiştirme ve Siyasi Motivasyon

İskitleri Türk kabul etme örneği üzerinden giderek, bir klasik çağ toplumunun günümüzde hala farklı Milletler ve coğrafyalar tarafından kendileştirilmeye çalışıldığına bir bakalım ki bu maddeyi daha iyi anlayalım.

Batı ve İran Ekolu İskitleri İrani (Ari) bir kavim olarak görür. Bu görmedeki temel motivasyon Medeniyetin kökenini Hint-Avrupa dil ailesine bağlama arzusudur.

Rus Ekolu İskitleri kendileştirmeyi dönemlere göre farklı görmektedir. Bazen “Proto-Slav” diye tanımlarken, bazen de Avrasya bozkırlarının hakimi olarak Rus topraklarının tarihsel meşruiyeti için kullanırlar. Bundaki temel motivasyon Rusya’nın bozkır üzerindeki tarihsel ve coğrafi hakkını meşrulaştırmaktır.

Macar ve Türk Ekolü İskitleri kendileştirme tezini; İskitlerin yaşam tarzı, atlı kültürü, savaş taktikleri ve İskit dilindeki bazı kelimelerin ses benzetişimlerine dayandırmaktadır. Sonuçta İskitleri “Proto-Türk” ilan ederler. Bu ilandaki temel motivasyon Genç ulus devletlerine çok köklü, kadim ve şanlı geçmiş yaratmaktır.


3. Somut Veri Kıtlığı

Bu kendileştirme tartışmalarının ciddiyetten uzaklaşabilmesinin ana sebebi, eldeki kaynakların her tarafa çekilebilecek kadar esnek ve geçirgen olmasıdır.

İskitler örneğinden gidersek, İskitlerin kendilerine ait hacimli bir yazılı edebiyatı veya kitabesi olmamasıdır. Onları hep döneminin yazılı kaynak bırakmış medeniyetleri üzerinden okuyabiliyoruz. Bunlarda ya Yunan (örn: Herodot) ya da Pers kaynaklarıdır.

İskitçeden günümüze kalan sadece birkaç yüz özel isim, yer ismi ve unvandır. Ki onlar bile çoğu kez farklı kaynaklarda o kaynakların temel dilindeki seslerle ifade edilmiştir. Bir Türkolog bu kelimeleri zorlayarak Türkçe köklere bağlarken, bir Rus rahatça aynı zorlama ile Rusçaya ya da Slav dilinin başlangıcına bağlayabilmektedir. Bu da dil cambazlığından başka bir anlam ifade etmemektedir, bilimsel olarak.


4. Kültürel Ortaklık mı, Etnik ortaklık mı tercihi

Örneğimiz İskitlerle devam ediyoruz. İskit kurganlarından (mezar odalarından) çıkan altın ve taş işçiliği, at koşum takımları, pantolon ve çizme gibi giyecekler, kurgan gömü geleneği ve hilal taktiği gibi askeri hareket stratejileri sonraki yüzyıllarda tarih sahnesine çıkan Hunlar ve Göktürklerle gördüklerimizle neredeyse birebir aynıdır.


Ancak modern antropoloji ve sosyoloji bize bu durumu net açıklar: Kültür paydaştır, etnisite ise akışkandır.


Bir de coğrafyaya bakalım. Avrasya bir bozkır, uçsuz bucaksız bir plato. Bozkır kendi kültürünü ve yaşam ritüellerini kendine göre yaratır. Yanı bir pota diyebiliriz. O bozkırda hayatta kalmak için at binmek, pantolon giymek, ok atmak zorundasınız. İskitler de dünya yüzündeki toplumların istisnaları dışında bir çoğu gibi heterojen bir toplumdu. İçlerinde Türk dili boyları, Moğol dili boyları, İrani dilli boylar mevcuttu. Yani homojen değildi. Bunlar yüzyıllarca iç içe yaşadı, kan bağı kurdular. Birbirlerinin dilini, kültürünü hatta inançlarını kopyaladılar.



Günümüz ciddi tarihçiliği, modern antropoloji ve sosyoloji Saf ırk, etnisite, kültür aramayı bıraktı. Bu artık bilimin konusu değildir. “Şu kavim yüzde yüz Türk’tü” ya da “yüzde yüz Germen’di” tarzı keskin, ideolojik süzgeçten geçmiş eserlerin bilimsel olarak tartışmaya değer yönü kalmamıştır. Bunlar siyasetin ve toplum mühendisliğinin konusudur.


İskitleri ya da Hunları. Doğu Romayı ya da Osmanlıyı saf bir ırk ya da ırk olarak görmeyi  bırakıp içinde farklı etnik unsurları barındıran, dönem dönem Türk kültürü, dili ve kimliğinin baskın hale geldiği kimi zaman uzaklaştığı bir “Bozkır Konfederasyonları” olarak okumak, araştırmak bilimsel olarak daha doğrudur.


Neden bu bilimsel (!) saçmalıklara muhtaç kalıyoruz? Belki de temel soru bu olmalı. Bu eserleri üretenlerin ve üretilmesine farklı saiklerle destek ve teşvik verenlerin asıl derdi tarih bulmak değil. Yeni tarih yazmak. Günümüzün moda tabiriyle resmi tarih. Her hegemon, ideoloji, din kendi dönemlerinin tarihini kendi merkezli yazmıştır. Bugün tarihin, felsefenin, sosyolojinin aslında tüm bilimlerin Batı merkezli yazılması gibi.  İşte toplumlarda bu kaotik koşullarda ulus dedikleri sosyolojik kavrama uygun kimlik inşa etmek istemektedirler. Bu kimlik içinde bir geçmiş yani tarih yazmak zorundadır. Bu tarihi de referansları sağlam bir medeniyete özellikle en büyüklerine dayandırma gayreti içindedirler.


Eğer bir millet tarihi yazma ısrarı yerine İnsanlık tarihi, dönem tarihi, coğrafya tarihi ya da mikro tarih çalışıldığında görülecektir ki, hiç bir toplumsal yapı kendi başına değildir. Eğer bir milletin tarihini sadece “fetihler, savaşlar ve askeri güç” üzerinden okuyup yazarsak, yerleşik medeniyetlerin (mimari yapıların, felsefenin, yazılı hukukun) karşısında bir süre sonra tıkanırız. İşte o zaman popüler tarihçiliği meslek edinmiş “akademisyenler, teorisyenler” kolaycılığa kaçıp; “madem dünyadaki yerleşik medeniyetler çok görkemli, o zaman o medeniyetleri kuranlarda aslında gizli Türklerdir!” Demeye başlarlar. Sümerleri, Etrüskleri, Luvileri hatta Mayaları aynı torbaya doldurup, Türk tarihi ve Türk ırkı yazmaya devam ederler.


Bugün bize Türk, bu coğrafyaya Türkiye denmesinin sebebi bizim kendimize öyle dememiz değildir. Bizim dışımızda etkileşimde olduğumuz çevre unsurlarının bize öyle demesi, öyle isimlendirmesi ve bu ismi bizimde benimseyip kabullenmemizdir. Aslında onların bizi tanımladıklarını biz isim olarak kabul ettik. Doğu Romalılar, Çinliler veya Araplar durup dururken “Sizin adınız bundan sonra Türk olsun” diye dayatmadılar. Bizi öyle tanımladılar, biz bu tanımlamayı yani “Türk” ismini, kendi kendimize verdik (endomim). Bu kendiliğindenlik Orhun Yazıtlarında bir ad koyma olarak kendini gösterir. Göktürkller, Çinlilerin ya da Doğu Romalıların dayatmasıyla değil, kendi iradesiyle bu tanımlamayı o yazıta “Türk bodun” (Türk milleti) olarak adı olarak yazmıştır. Yani sıfat artık isim olmuştur. Bu kadarla da kalmamışlar; tarihte “Türk” kelimesini resmi devlet ismi yapan ile siyasi yapı Göktürk/Köktürk Kağanlığı olmuştur.


Bunun yanında Türk sıfatını isimleştirip, özbeöz Türkçeleştiren bizken, yaşadığımız topraklara “Türkiye” (Türklerin Yurdu) ismini koyanlar dışsal etkenlerdir (eksenim).


Türk isimlendirmemizin “kendimize Türk diyorduk” söylemimizinde sınırları var tabi olarak. Burada kaynak eleştirisi yapmak ve tarihsel metodoloji ile konuşmakta fayda var.


“Kendimize Türk Diyorduk” tezi 8. Yüzyıldan itibaren doğru olsa bile öncesi için ya da bugün Proto-Türk tarihi dediğimiz kısma bu tezi oturtamıyoruz. 8. Yüzyıldan önce Bumin Kağanın tarih sahnesine çıkıp (MS 552) Göktürk Kağanlığını kurmadan önce, o bozkırda yaşayan ve bugün Türk dediğimiz insanlar kendilerine topyekun “Türk” demiyorlardı.


O insanlar kendilerini boylarıyla tanımlıyordu: Oğuz, Karluk, Çiğil, Basmıl, Bayat, Kınık, Kırgız… “Türk” kelimesi başlangıçta muhtemelen sadece Bumin Kağan’ın etrafındaki lider çekirdek kabilenin (Aşina boyu ve çevresi) adıydı ya da askeri bir unvandı.


Çinliler de 6. Yüzyıla kadar Hunlar (Hiung-nu), Tabgaçlar, Ruan-ruanlar gibi topluluklardan bahsederken bunlar Türktür dememektedir. Onlara kendi verdikleri çoğunlukla küçümseyici isimleri yazarlar. İş 6. Yüzyıla geldiğinde Çin kaynakları Göktürklerle siyasi birlik kurunca “Tu-jue" (Türk) adını kullanmaya başlar.


Yani biz bugün geriye dönüp kolaylıkla Hunlara, İskitlere “Türk”lerdi diyebilirken, o dönem o topraklarda yaşayan insanların bilincinde evrensel bir “Türk” kimliği yoktu. O kimlik Göktürklerin o boyları askeri bir şemsiye altında toplamasıyla ve bunu yazıta kazımasıyla (8. Yüzyıl) ancak inşa edilebildi. Bu şemsiye yapay bir şemsiyeydi. Sonrasında yukarıda bahsi geçen insani ve toplumsal ilişkilerle bu yapay şemsiye, şemsiye altındakiler tarafından ortak bir değer olarak kabul edildi.


Günümüzde bu hazır etiket, bu şemsiyenin altına girmiş topluluklarca ortak bir millet adı olarak kullanılmaya başlamıştır. Bu da 6 ve 8. Yüzyıl arasındaki Türk kelimesine yüklenen kimlik anlamı sebebiyle olmuştur.






Sonraki yazı:

Türklük mü? Anadoluluk mu? Türkiye mi? Anadolu mu?

 
 
 

Tesekkürler!

bottom of page