top of page
  • Yazarın fotoğrafıözdenbekir karakaş

KANDIRAY’LA TİRAN BİLGE İLE SOHBET



Kandıray masanın başında tüm ciddiyetiyle Periandros’un ruhunu çağırırken, benim gözüm yüzüğü el çabukluğu ile götürmesin diye ters çevrilmiş fincanda idi. Gözümün önünde fincanın içine koymuştu ama sonra yüzük ruhlar âlemine gitti der mi derdi, Kandıray.

“-Kandıray ne kadar sürüyor gelmesi oğlum?

“-Hocam sessiz ol, konsantre olmam lazım. Bazen bir dakika bazen on dakika. Bu adam çok eskiden yaşamış, derinlerde yani, ona sesimizi duyurmamız lazım. Kendini ver hocam.”

“-Tamam” dedim. Tamam derken ben bu hale nasıl düştüm diye kafamdan geçirirken. Kulaklarımda Kandıray’ın “Periandros, büyük tiran”, “Periandros büyük bilge”, “Lütfen davetimize gel” diyen sesleri çınlıyordu.

Birden fincan kımıldadı. Ödüm koptu tabi ki, bilim gitmiş artık ilim âlemine dalmıştık.

-Periandros geldiysen bir işaret ver.”

Fincan hop “EVET” yazısının üstünde. Benim tüyler diken diken.

“-Evet, hocam ne soralım?”

Yahu şimdi nasıl derim, Kandıray’a ben bu zırva işten bir şey çıkmaz diye hiç soru hazırlamadım diye. Kendimi toparladım ve tüm ciddiyetimle;

“-Sor bakalım, kendisi bilge miymiş? Yoksa kral mı?

“-Ey Periandros, bize söyle bilge misin? Kral mı?”

“-Ben Kypselos’un oğlu Korinthos tiranı Periandros. Bana kimisi bilge dedi. Kimisi zalim. Herkes bir şey söyledi. Kendimce halkıma hep krallık hem de bilgelik yaptım. Halkıma hiç haksızlık yapmadım. Bilge miydim? Evet bilgeydim. Çok şey yaşadım, gördüm. Hep bilgelerle oturup kalkmaya, onların bilgilerinden faydalanmaya dikkat ettim. Halkıma bilgelikle refah getirmeye çalıştım. Kral olarak da düzeni korumak için elimden geleni yaptım.”

Bu cevaplar sırasında fincan o kadar hızlı hareket ediyordu ki. Yazarken bayağı zorlandım.

“-Bilge Krala sor bakalım. Hakkında o kadar çok şey söyleniyor ki; annesiyle ilgili, çocuklarının annesi eşiyle ilgili, halkını şehirden atmasıyla ilgili. Bu kadar zalim veya dengesiz biri miymiş?”

Bu soruyu Kandıray’a söylerken bir taraftan da merak ediyordum. Periandros beni duymuyor da, Kandıray’ın sesini mi duyuyor diye. Bu seanstan sonra bunu soracağım ona, böyle çok komik oluyor.

“-Ey Bilge Kral, annen ile ilgili karın ile ilgili söylenenler var. Halkına yaptıkların var. Bunları yapabilecek kadar zalim ve dengesiz miydin?”

“-Babanız kral ve sizde taht adayı olunca daha çocukluk yaşınızda ve ergenlik döneminde öyle şeyler yaşıyorsunuz ki, düşünün ki ergenliğinizin başlarında annenizle böyle bir söylenti çıkıyor. Sizin psikolojik yapınız normal kalır mıydı? Bir de babanız acımazlığı ile şöhretli bir kralken. İşte ben öyle bir çocukluk ile ergenlik evresinde bu olayı yaşadım. Bu iğrenç yafta mutlaka travma yaratmıştır bende. Eşimle yaşadıklarımdan mutlu muyum? Değilim. Pişman mıyım? Pişmanım. Ben o talihsiz olaydan dolayı çocukları kaybettim. Hem de onlar yaşarken, benden uzaklaştılar. Çocuğumun ölümüne sebep oldu, benim bu yaptığım özrü olmayan hata.

Eğer tiransanız yaptığınız her şey insanlara zalimlik gelir. Halkıma ne yapmışım? Fakirleri kentlerden mallarına el koyarak, kırsala göndermişim. Doğru, gönderdim. Mallarına el koymuşum, zaten hiçbir değeri olmayan şeylerine el koydum. Herkes bunları konuşuyor da, sebebini ve sonucunu konuşmuyor.

Liman gelirlerinden başka bir geliri olmayan ülkemde, herkes kıyıdaki şehre dolmuştu. Varlıklılar hallerinden memnun, ucuz işgücüyle daha da zenginleşiyor, bir yandan da halk fakirleşiyor, kent bozuluyor. Sorunlar artıyordu. Yiyecek, giyecek her şey dışardan geliyordu. Kentteki fakir insanları kent dışına çıkardım. Geri dönmeye bahaneleri olmasın diye az bir mallarına el koydum. Gözü geride kalanın, gönlü de orada kalır.

O fakirlere kırsal da toprak verdim. Ekip biçsinler, hem kentin ihtiyaçlarını karşılasınlar, hem de karınları duysunlar diye. Her birine 10’ar keçi verdim. Çoğaltsınlar sütünden, etinden faydalansınlar diye. Zeytin fidanları verdim, zeytinlik kursunlar diye. Asma çubukları verdim, üzüm bağları kurup şarap üretsinler diye.

Eğitim şart dedim ya, tapınak-okullar kurdum. Tapınaklarda çocuklar okuyup, öğrensin diye. Çömlekçilik öğrettim bugün bile meşhur Korinthos çömlekleri. Kendilerini doyurdular, kenti doyurdular. Hatta Atina’yı ve çevre kentleri de doyurmaya daha çok kazanmaya başladılar.”

Zalim olmam gerektiğini, ben, babamın da dostu, Milet tiranı Thrasybulos’tan öğrendim. Ben hep insanlara demokrasinin iyi olduğunu söyledim ama halk hep tiran istedi. Bak Solon da aynı akıbete uğramadı mı, en ideal şekilde bıraktı liderliği daha on yıl olmadan halkı gönüllü olarak Tiran getirdi başa. Ben de bilgelikle eğitim almalarını, araştırmalarını, üretmelerini öğütledim. Her adımı ona göre attım.”

Kandıray ciddi bir ifadeyle; “-Bu soru benden hocam, söz vermiştin.” Anladım hemen falcılık, kehanet, büyücülük sorusu gelecek.

“-Periandros, söyler misin bana, senin gibi bir bilge fal, büyü, kehanet işlerine nasıl meraklı olur? Nasıl inanır?”

“-Genç çocuk, bilge kralım ben, aptal değilim. Biliyorum böyle şeyler olmadığını. Yalnız ben mi biliyorum. Mısırın, Mezopotamya’nın, Atina’nın, Adaların, Küçük Asya ve Büyük Asya’nın kralları da biliyor böyle bir şey olmadığını. Halkın önünde meşru olmak için, belli sorunları ilahi işaretlerle çözdüğümüze inandırmak için, tanrıların bizim yanımızda olduğunu gösterebilmek için tapınaktakilerle işbirliği yapmak zorundasın. Yani Tanrılarla, tanrı krallar arasında kazan-kazan durumu.

Bak ben çocuklarımı tekrar kazanabilirim umuduyla ve günahımdan temize çıkmak için Delphi tapınağındaki kâhinleri kullandım. O kâhinlerde hep kralların işine gelecek muğlak şeyler söylerler. Ben kâhinlerden gelen işaretlerle toplumun nezdinde onların gelenek inanışlarına göre, kadınların kıyafetlerini yakarak hem temize çıktım. Hem de tanrılara ne kadar saygı gösterdiğimi gözlerine soktum. Yoksa o komik hikâyedeki emanetin nerede olduğunu kâhinler mi bildirdi sanıyorsun? Sanıyorsan ahmaksın demektir. Kâhinlerde karımın görüntüsünü gördü mü sanıyorsun? Onlara gönderdiğim hediyeler, ben ne istersem ona görmelerini sağladı. Unutma genç adam, eski yasaları kullan taze besinleri ye.”

Kandıray afallamıştı. Benim suratımda pişkin bir gülümseme yok yok sırıtma, ayna da halimi görsem sinirim bozulurdu. Keyiflenmiştim.”

“-Aldın mı cevabını Kandıray. Sor bakalım, toplumlar neden sizler gibi insanlara bağlanır, özgürlüklerinden bile vazgeçer?”

Keyifsiz bir halde kalmıştı Kandıray birazda sarsılmıştı.

“-Ey Periandros söyler misin, insanlar neden sizin gibi insanlara bağlanır, özgürlüklerinden bile vazgeçer?”

“-Genç adam aynı şeyi ikiniz birden sormasına gerek yok. Odadayım zaten duyuyorum. Sorunun cevabı hem kısa hem uzun. Kısa toplumlarda ortak akıl olmadığı için sürü gibi davranırlar. Ve sürüler çobana ihtiyaç duyarlar. Sürü de koyun ne için özgürlüğünden vazgeçiyorsa toplumdaki insan da aynı şeyden dolayı özgürlüğünden vazgeçer. Taze ot. Sürü sanır ki otu ona çoban sağlıyor. Onun güvenliğini çoban sağlıyor. İnsanda aynıdır. Tiranları tahttan indiren özgürlük talepleri değildir. Ekonomik menfaatlerdir. Koyunun önündeki ot eksik olmadıkça, diğer koyuna ne olduğu hiçte umurunda değildir? Çoban sürüden bir koyunu sürünün önünde kesse, koyunun acı dolu sesi bile etkilemez diğerleri. İnsanlarda da öyle değil midir? İşte bu yüzden bize bağlanırlar, özgürlüklerini bile bırakırlar. Şimdi yaşadığınız dönemlerde de aynı değil mi? Yine unutmayın, halk hep ‘Yaşasın Kral’ diye bağırır.”

Bu sefer ben Periandros’la karşı karşıyaydım.

“-Periandros sizin ölümünüz üstünde bile bir sürü efsane ve bilinmezlik var. Anlatılanlar gerçek mi?”

“-Ah feylesof dostum, olur mu öyle saçma sapan bir şey? Bir kral ülkesindeki o kadar insanı sırf kendi kaprisi için ölüme yollar mı? Akıllıca mı bu? Şöyle düşünün isterseniz, o kral öldüğünde geri kalanlar ona bağlı olanları da bir şekilde tasfiye etmiş olabilir mi? Büyük Mısır Firavunları için derler ki, onlarca kişi o öldüğünde diri diri onun mezarına gömülürmüş. O gömülenler ölen Firavuna yakın olan insanlar olabilir değil mi? Yeni Firavun ve adamları onların ayaklarına bağ olmasını istemez. Ben böyle bir şey olmasın diye, sessizce bir yerlere çekildim, yaşım çok ilerlemişti. Düşünün yaş ortalamasının otuz beş, kırk olduğu bir dönemde doksan yaşına merdiven dayamıştım. Bütün arkadaşlarım, bütün sevdiklerimi toprağa gömmüştüm. Eğer o uyduruk hikâye doğru olsa, halkım anıt mezarıma ‘Zenginliğin ve bilgeliğin efendisi Periandros’u yurdu bağrına bastı. Denize açılan koylarıyla şu Korintos ülkesi’ diye yazar mıydı?

“-Bilgelikle açtığınız yol, felsefe denilen o muazzam yeri keşfetmemizi sağladı. Felsefe ve bilgelikle ilgili ne düşünüyorsunuz?

“-Ben bilgeliği tecrübeyle kazandım. Araştırma benim düşüncem de her şeyi kucaklar. Araştırdıkça sorgularsın, sorguladıkça eğitimini tamamlar, öğrenirsin. Biz bilgeler belki de istemeden felsefecilere metotları da nasihat etmiş olabiliriz. Sanatçılarla, bilgelerle oturup kalktım. Ülkemde onlara hep değer verilmesini sağladım. Tirandım ama demokrasinin iyi olduğunu söyledim. Haz yerine erdemi yücelttim. Krallığımda para yerine itibarı değerli kıldım. Belki aydınlanmanın büyük filozofları gibi büyük düşünceler ortaya koymadık ama o düşünlerin tohumlarını bu topraklara ektik. Büyük filozofların bu topraklarda yetişmeleri sağladık. Şimdi zalim tiran gördükleriniz yanlarında bu filozofları misafir ettiler, ekonomik yönden desteklediler. İskender’e bile Aristoteles gibi bir filozof öğretmenlik yapmadı mı? İşte o yolu biz açtık. Hatalarımız olmadı mı? Hem de birçok hatamız oldu. Biz bilgeler aynı dinlerin öğretileri gibi aslında halkın bildiği ama yüce bir makamdan geldiğinde kulak verdiği şeyleri söyledik. Ne dedik; ‘Sırlarını açığa vurma’, ‘Yaptığın anlaşmaya bağlı kal’, ‘Mutluyken ölçülü ol, mutsuzken öngörüşlü’, ‘Körü körüne (gözü peklik) bir işi atılmak tehlikelidir’. Yalnız biz değil, Mezopotamya bilgeleri de Asya’nın yüce öğreticileri de aynısını yapmıştı.”

“-İnsanlık bugün ne yapmalı sizce?”

“-Ben onun döneminde yaşasaydım, Sokrates’in öğrencilerinden biri olurdum. O erdem diyordu. İnsan erdemi aramalı. Erdem etikte ve estetikte saklıdır. O erdemi Atinalılara etikle, estetikle anlattı. Sokrates’i Atina’nın tiranı öldürmedi. Atina halkı öyle ki öğrencilerinin aileleri öldürdü (Platonun ailesi dâhil), Atina tiranı taraf olmadı. Atina kanunlarına karşı geldiği veya tirana düşmanlık ettiği içinde öldürülmedi, Atina halkı tanrılarına karşı tehdit olarak gördüğünden öldürdü. Bence insanlık artık düşünen insanlarını öldürmek yerine, sürekli kurban isteyen o tanrılar kültünden kurtulmalı. Bu erdemle olur.

Ben Helen uygarlığında ilk sürdürülebilirliği anlatmaya çalışan biriyim. Eski düzenin sürdürülemez olduğunu gördüğümden insanımı üretmeye, eğitmeye ve ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde donatmaya çalıştım. Onu insanlara göstermeye çalıştım. Tarımı geliştirirken, deniz nakliyatçılığı için limanı uygun hale getirdim. İnsanlarımın kırsalda ürettiklerini diğer diyarlara götürebilmeleri sağlamak için çömlekçiliği teşvik ettim. Teşvik ettim ki şaraplarını, ürünleri o çömleklere koyup satabilsinler. Tapınakları ilk defa okul olarak da ben kullandırdım. İnsanlar hem inançlarından kopmasın, hem de orada eğitimi bir ibadet gibi görsünler diye. İlk defa olimpiyatlarda benim dönemimde yüzme yarışı yapıldı. Korinthoslulara on yaşına gelene kadar yüzme öğrenmelerini zorunlu kıldım. Denizcilerimin eğitimli olması için denizcilik okulu kurdum. Yüzme bilmeyenin denizci olamayacağını kural koydum. Sınavı geçemeyen ve denizci okulunda okumayanı denizci yapmadım. Bugün sizin İnovasyon dediğiniz şeyi ben uygulamaya çalıştım. Büyük projeler hayal ettim. Bunun ülkem için zorunlu olduğunu gördüm, o gün hayal ettiğim bir türlü gerçekleştiremediğim Korint liman kanalı projem tam 2300 yıl sonra gerçek oldu. Hem de hayal ettiğim güzergâhta.

İnsanlık artık, düşünmeli. Aklını kullanmalı. Demokrasi denilen nimetin kıymetini bilmeli. Uzlaşmalı, savaşın hiçbir şeyi çözmediğini refahın barışta olduğunu görmeli. Bilim, düşün ve sanat insanlarına değer vermeli. Doğayı korumalı. Önyargılardan kurtulup, öngörüşlü olmalı. Üretmeli, insan ürettikçe insandır. Bu üretim kâr ve menfaat için değil insan için yani kendisi olmalı. Ve şunu aklından hiç çıkarmamalı ‘bir ağaç yapraklarına bakılarak değil, verdiği meyveye bakılarak değerlendirilir’.

Ben artık çok yoruldum. Uzun bir sohbet oldu. Blogunda bir önceki yazıyı bizim kulüpte okuduk, benden sonda Spartalı Khilon var, onun selamı var. Biraz asabi görünür ama bütün Spartalılar öyledir, sohbeti benden iyidir. Kalın sağlıcakla.”

Sohbet bitmişti. Kandıray da ben de şok geçirmiş gibi karşılıklı bir şey söyleyemeden oturuyorduk. Gözüm fincana takıldı. Fincan tahtanın üstünde bir yay çizip tam benim önüme geldi. Gülümseyerek fincanı kaldırdım. Yüzüğümü alıp parmağıma taktım. Yüzüğün başına bir şey gelmeden kurtarmıştım.

“-Ne tuhaf bir altı saat geçirdik Hocam.” Derken saatine bakıyordu medyum şarlatan. Altı saat olmuş ha, zaman nasıl geçmiş öyle. Kan ter içinde kalmıştım. Bir tahta bir fincan, bir fırıldak ve 2500 yıl önceden bir bilge ile beraber tam altı saat geçirmiştim. Rüyamı görüyordum, bu iş nasıl olmuştu aklım sırrım almamıştı. Şaka maka bizim düzenbaz ruhlar alemi ile temasımı sağlamıştı.

-Çok tuhaf oldum hocam. Kral da olsan babasın işte. Oğlunu kaybediyorsun. Seninle ilgili bir sürü çirkin laf çıkarıyorlar. Adamın mezarı bile belli değil baksana. Bu dünyaya Süleyman olsan ne yazar? Bırakıp gidiyorsun.

-Periandros seni bayağı etkiledi ha Kandıray? Şimdi söyle bakalım, bu temas kurma işi nasıl oluyor? Bu işte nasıl bir dümen var?

-Ya hocam, valla bir dümen yok. Senin gözünün önünde oldu olanlar. Bu kral abi Khilon falan dedi, hayırdır?

-Haftaya onunla temas kuracağız. Sen haftaya biraz vakitli gel de biraz sohbet edelim seninle. Bu senin işi biraz aydınlatalım.

-Haftaya çok yoğunum hocam. Zor yani.

-Kandıray tepemi attırma haftaya bugün buradasın o kadar bir iki saatte erken gel. Eğer gelmezsen bütün mahalleye Kandıray ruh çağıramadı diye yayarım bak.

-Tamam, tamam geleceğim.

51 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comentários


bottom of page