top of page
  • Yazarın fotoğrafıözdenbekir karakaş

KANDIRAY İLE BİLGELERLE SOHBET SERİSİ… KANDIRAY’I TANIYALIM



Biraz olsun öğreticilik (bilgelikle), felsefenin arasındaki farkları gösterebilmek için felsefenin de babalığını yapmış olan yedi bilgelerden bahsetmek istedim. Bu antikçağ bilgeleri ile bugünkü teknoloji ile sohbet etme imkânımız yok, olsa harikulade olurdu ama elimizden gelen bir şey yok.


Ben de mistik teknolojileri kullanmaya karar verdim. Günümüz dünyası dijital dünya gibi, metafizik bir dünya nasıl olsa. Bilim ne kadar ilerlerse ilerlesin insan bilimle beraber adım atmadığından yalancı bir dünya da hapsolup kalabiliyor.


Bizim mahalle de Kandıray var. Çok cevval, iş bitirici, hiçbir işte dikiş tutturamamasına rağmen elinden her iş gelen, kendisine has ışıltısı olan zeki bir genç adamdır kendisi. Mahallenin yürüyen ponzicisidir, hiç çalışmadan zengin olmanın yollarını arayan tipik bir yurdum insanıdır. Kendisini tanıdığımdan beri hayatını mahalleyi tokatlayarak ya da Ali’nin külahı Veli’ye hesabı hayatını idame ettiren şark kurnazı, sempatik bir şahsiyet.


Fırından ekmek alırken bizim Kandıray’ın fal bakıp, ruh çağırma işlerine başladığını duydum bizim fırıncıdan. Meğer Güneydoğulu fırıncımızın eşi bu fal, büyü işlerine meraklıymış. Kandıray fırıncının da gözleri önünde eşinin rahmetli Seyyid dedelerinden (Güneydoğulu olup da Seyyid torunu olmadığını söyleyenini hiç duymadım bugüne kadar) birini çağırmış. Sonra mahallemizin her şeyden haberi olan, tek başına bir istihbarat teşkilatı Müzeyyen teyzeden konuyu sordum soruşturdum. Bizim Kandıray meşhur bir medyumdan el almış, el veren medyum Kandıray’ın bu konudaki gizli yeteneğini fark edip ortaya çıkarmış. Yürüyen haber ajansı Müzeyyen teyze ile çok sevdiği ananesini bile kavuşturmuş hayrına bizim Kandıray.


Bunları duyunca kafamda bir ışık yandı. Ampul değil, LED bir ışıktı. Kandıray’a telefon ettim. Meşgule attı. Herhalde işi vardır diye düşündüm ilk başta. Üç dört saat telefon bekledikten sonra Kandıray’ın bana 500 lira borcu olduğunu hatırladım. Parayı istediğimi sanıp telefonu meşgule attığını anladım. Bir mesaj yazdım. “ACİL GÖRÜŞMEMİZ LAZIM. BORCUN İÇİN SIKINTIYA DÜŞME. SANA İŞİM DÜŞTÜ”. Kandıray “SANA İŞİM DÜŞTÜ” fırsatını hiç kaçırmazdı. Mesajı attıktan daha bir dakika bile geçmeden Kandıray telefonumu çaldırdı; “Hocam, buyurun. Kusura kalmayın, siz aradınız da bir seanstaydım, sonrada bayağı bir yoğunluk vardı. Sizin işiniz düştüğünüzde bilirsiniz iki elim kanda olsa koşar gelirim” diye bir giriş yaptı. “Bilmem mi Kandıray, bilmem mi. O yüzden seni aradım. Duydum ki ruhlarla falan temas kuruyormuşsunuz, benimde onlarla temas kurmam lazım. Nasıl yapıyorsan o işi topla gel malzemelerini”. Bir an durakladı sesinden şaşkınlığı belliydi; ”emin misin hocam? Siz bu işleri pek de sevmezsiniz sanıyordum”. Gülerek cevap verdim; ”Durumun ne kadar acil olduğunu bundan bile anlayabilirsin Kandıray. Hadi bekliyorum, atla gel”.


Bir saat geçti geçmedi Kandıray, yani benim işi görecek Medyum efendi elinde büyük bir paketle çıkıp geldi. Çocuk fırıldak falan ama seviyorum keratayı. Yüzünde sevimli, güleç ifade hiç eksik olmuyor. Benim oğlandan fazla bana hürmet gösteriyor hınzır.


“-Hocam, selamlar kusura kalma. Bir arkadaşın haritasını çıkardım da, o yüzden geciktim. Arkadaş nikah için gün alacakmış, en uygun tarihi belirledik beraber. Hayırlı bir iş için olunca kıramadım” dedi.

“-Geç olsun da, güç olmasın. Bu hayırlı iş için o arkadaşın sana kaç sevap ödeme yaptı?” diyerek bir kahkahayı patlattım. Biraz somurttu bu kahkaha üzerine, ben de kuş kafese girmişken kaçırmayayım diye; “İyi yapmışsın, sevaptır. Bu harita işi nedir?” sorusuyla konuyu başka tarafa çektim.

“-Hocam, astroloji eğitimi aldım, insanların doğum haritalarını çıkarıyorum.”

“-Nasıl, oluyor o iş?

“-Doğum tarihi, saati, nerede doğduğunu soruyorum ona. Sonra bilgisayarda bir program var, o bilgileri giriyorum. Bilgisayar o tarih ve saate göre gökyüzündeki gezegenlerin yerlerini konumlarını açılarını bir haritaya yerleştiriyor, ben de ona göre yorumluyorum.

“-Kandıray astronomi eğitimi almışsın o zaman. Çok sevindim. Hiç söylemedin, üniversite sınavlarına girdiğini bana.

“-Hocam yok ne üniversitesi, astroloji kursları var, iki ayda sertifika veriyorlar. Ben geçen seneden beri bayağı kursa gittim. Hepsinin sertifikası var. Astroloji, Hint ve Çin yaşam sanatı, Ayurveda, Akupunktur, aromatik masaj, bitkisel tedavi, yaşam koçluğu, evlilik koçluğu, kariyer koçluğu. Bir de meşhur bir medyumdan ruh çağırma, tarot için el aldım.

“-Kandıray ben 35 yılda ilkçağ felsefesinden ortaçağ felsefesine gelemedim oğlum. Sen ne ara, bu kadar bilgi aldın? Helal sana.

“-Ya hocam, bizimkiler sıkıştırılmış, hızlandırılmış kurslar. Biraz teorik gerisini sahada öğreniyoruz. Yapa yapa yani. Bu arada siz beni niye çağırdığınız böyle acele şekilde. Sıkıntı yoktur inşallah?

“-Yok, Kandıray’ım, bir işe giriştim. Bundan ikibin, ikibin beş yüz yıl önce yaşamış yedi bilgeye sorular sormak istiyorum. Nasıl yaparım diye düşünürken, işin gerçeği bir türlü işin içinden çıkamazken senin bu işlerini duydum. Beni kurtarsa kurtarsa Kandıray kurtarır bu dertten dedim.

“-Kurtarayım, kurtarmasına da. Bu bilge işleri falan bir sıkıntı olmasın, çarpılmayalım sonra. Biliyorsun hocam, senin bu felsefe işlerin yüzünden seninle kim samimi olsa sonra şirazesi kaydı. Bir ben kaldım çok şükür bir şey olmadan.

“-Kandıray oğlum, Seyyid ruhu çağırmaya korkmamışsın da iki tane Yunanlı küffar mı korkutuyor seni. İşimiz düştü diye işimizi yokuşa sürme. Bak 14 ay evvel beş yüz lira aldın, ben verirken hiç yokuşa sürmedim seni” dedim. Bu beş yüz lirayı araya iyice sokuşturdum ki, kaçacak yeri kalmasın. İnanç sırtladı, güleç yüzlü sahtekâr. Neymiş? Benimle sohbet eden bir tuhaf oluyormuş. Beyni olan sorgulamaya başlıyor. Kandıray gibi boş tenekeyi gövdelerinin üstünde taşıyanlar ne anlarlar laftan.

“-Hocam felsefe diyorsun, eleştirel düşünme diyorsun. Din afyondur diyorsun. Hacı Mehmet Amca senin yüzünden deist oldu. Mübeccel Hanım, kadın derneklerinde gönüllü çalışır oldu. Emekli Komiser Şakir Bey Sosyalist bir partide ilçe başkanı oldu. Hafız İsmail abi her şeyi sattı, Himalayalara gitti. Mirvana mı, Nirvana mı ne yapacakmış. Mahalleli seni görünce yolunu değiştiriyor hocam. Anneler babalar çocuklarına, evdeki gençlere sıkı sıkı tembih ediyor; Felsefe amca bir şey söylerse he deyip geçin diye. Çağıralım bakalım, senin hatırını mı kırayım. Borcum var diye yalakalık yapıyorum sanma sakın. Elim bollaşınca emanetini takdim edeceğim.”

“-Biliyorum Kandıray sende param kalmaz. Sen şu işimi çöz. Borcun o işe karşılık olsun. Kiminin parası kiminin duası.”

“-Birde şu söz var hocam; para dosttan kazanılır” deyip keyifle kahkaha atınca rahatladım. Kıvama gelmişti. Bakacaktı da, bu çantada ne vardı. Merakım ağır basıyordu.

“-Kandıray çantadaki nedir oğlum?

“-Viya hocam, bize anlatan eğitici cadı tahtası diyordu. Dışarda Quija diye satılıyor.” Çantayı açıp içinden bir tahta plaka çıkardı, yuvarlak hatlı, ovalce, özel kıvrımlar verilmiş, ceviz rengi bir tahta. A’dan Z’ye Latin harfler çok havalı tahtaya üç sıraya bölünerek işlenmişti. Harflerin hemen altında 0’dan 9’a kadar rakamlar yazılıydı. Rakamların biraz altında dikey siyah bir çizdi vardı. Çizginin solunda “EVET”, sağında “HAYIR” yazılıydı.

“-Bununla mı çağıracağız bilgeleri? Kaç paraya aldın bunu?” Sokrates gibi sormak istiyordum, bir sürü soru vardı soracağım. Ama, medyumu ürkütmeyeyim diye azar azar soruyordum.

“-Bize kursta sattılar, 100 lira verdim. Bununla çağıracağız. Bize öteki alemle bu tahta aracılık edecek.”

“-Kızmazsan merakımdan soracağım? Sen şimdi fırıncının karısının Seyyid dedesini bu tahta aracılığı vasıtasıyla çağırdın değil mi? Bu dedesi de Arap olması lazım. Okuryazarlığı var mıydı bilmiyoruz. Müzeyyen hanımın ananesinin okuryazarlığı var mıydı onu da bilmiyoruz. Bizim bilgelerin bu alfabeyi bilip bilmediklerinden ya da senin vasıtanla Türkçe sorduğumuz soruları nasıl anlayacaklarından da bihaberiz. Doğru mu?

“-Doğru ya doğru da hocam. Siz merak etmeyin o taraf bu taraf gibi değil. Anlıyorlar çatır çatır sohbet ediyoruz, sıkıntı yok.

“-Kimi çağıracağız, soru sormak için?

“-Periandros diye tiran bir bilge vardı, onu çağıracağız.”

“-Tiran falan sonra bize musallat olmasın hocam. Bu felsefe benim de başıma iş açmasın. Yok mu, şöyle eski dedelerinden ninelerinden biri? Bak çocuğun, oğlun say beni bırak bu bilge, filozof işlerini valla hem senin başın yanacak hem benim.”

“-Kandıray kıvırma şimdi. Periandros dedim, o kadar. Hem o da senin gibi medyumlara, falcılara, büyücülere bayağı meraklı imiş. Belki öbür taraftan tiran bir müşterinde olur.”

“-Eeee, hocam lafa gelince felsefe böyle şeylerle uğraşmaz. Bunlar akıl dışı diye nutuk çekiyorsun. Sonra çağırdığın adam fal, büyü meraklısı. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu şimdi?

Kandıray bayağı zekiymiş, pis yerden yakaladı beni. Kandırayla bağlantıyı koparmamak için suyuna gitmeye devam;

“-Kandıray kendisine sorarız. Bakalım ne cevap verecek.”

“-Anlaştık. Şöyle oturalım. Sen yüzüğünü ver hocam fincanın altına koyalım. Bakalım bağlantı kurunca, sohbet nasıl gidecek?

“-Yüzüğü geri alırım sonra ha. Kayboldu falan dersen yengen parçalar beni.”

“-Yengeden korktuğun kadar, şu öbür âlemden korksan valla cennette on köşkün olmuştu hocam.”

“-Kandıray bırak zevzekliği al yüzüğü çağır bakalım.”

Ey Periandros, bilge adam. Ey Periandros büyük tiran. Çağrımıza cevap ver. Geldiysen tahta da bir işaret ver.


Seans’ta neler olup bittiğini ve Periandros’a sorduğumuz sorular ve cevapları bir sonraki yazıda. Kandıray’dan bu medyumluk, falcılık işlerinin detaylarını da öğreneceğim. Diğer bilgelerle temas sırasında. Ben o beş yüz lirayı kolay yedirmem sana şarlatan medyum Kandıray Efendi.

58 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

SALAŞ

Comments


bottom of page