top of page
  • Yazarın fotoğrafıözdenbekir karakaş

SU/BAŞLANGIÇ VE VARIŞ 5




Su kendine özgüdür. Suyu buz haline getirdiğimizde her biri kendine özgü başka bir tekrarı olmayan kristalleşmeler görülür. O kadar her bir parça kendine özgüdür. Her bir parça yalnızca kendisidir. Bununla beraber her su damlasının da kendine özel bir yapısı, şekli vardır. Bu şekillenmede ilginç olan çevresel etkiler, olumlu, olumsuz durumlar bu biçemleri direk olarak etkiler. Dışsal etkiler yapıyı belirler. Ne kadarda insanın durumu gibi değil mi? Japon Bilim İnsanı Prof. Dr. Masaru EMOTO Su Kristalleri adlı kitabında; “Su cansız bir madde değil; canlı ve duyguları algılayan kristallerden oluşmaktadır. Su çevresinden pozitif ve negatif bilgileri alır ve ona göre tepki verir”. EMOTO, araştırmalarıyla sadece hafızasının ve bilgi taşıyıcı özelliğinin olmadığını, aynı zamanda kainatın dilini ve gerçek titreşimini de yansıttığını ispatlamaktadır.

Su akar denize kavuşur. O deniz, derinliğinde Sırrı saklar. Sır denizin gönlüdür.

Yunus Emre suyun yolunda her durağı kendine bir dergah edinmiş, kendine bulma yolcusudur. O yolcuların en saf halidir. Kaç kez kendini bulmuş, Bütüne kavuşmuş, yine ararmış, asıl öze giden bütün tasavvufi makamları, suyun izinde bütün durakları tamam etmiş. Kendinde inilecek en derinlere inmiş. En sonunda tasavvufun ulaşmak istediği bilgiye ulaşmıştır.

“Nihayet kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş ve tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.” (Kehf Suresi 65)

Yunus Emre Kuran-ı Kerimde Hızır’a lütfedilene yani o bilgiye ulaşmıştır. Bu bilgi İnsanı ab-ı hayat gibi ölümsüz kılar. Yunus Emre’nin yüz sürdüğü eşiğin varışı “Ene’l Hak’tır.” Vahdeti Vücudun varış noktası. Pek çok İslam mutasavvıfı tarafından açıklanan ve Muhyiddin-i Arabi tarafından sistemleştirilen Vahdet-i Vücud; alemin tek bir hakikatten ibaret olduğu fikrini savunan anlayıştır.

Suyıla geldi bile dört dürlü hal

Ol safadur hem saha lutf u visal.

Safa (temizlik), saha (cömertlik), lutf (iyilik) ve visal (kavuşma); Suyun varlığımıza kazandırdığı dört hal. Aslında tanrısallığın dört gücü. Temizlik hayata başlarken bizim en temel özelliğimizdir. Aslında özün, bütünün olduğu da budur yani temizdir. Tanrı (lar) da tamamıyla temizdir. Su her ne yapılırsa yapılsın devinimiyle öz temizliğine, saflığına dönebilir. İnsan, temiz yaratılmıştır. Hem beden olarak çünkü o suyun içinde suyla şekillenmiştir. Hem ruh olarak. Ruh Tanrıdandır. Ruhu tanrısal olan, Tanrı olan taşır. İnsan temizdir ya; işte o yüzden temiz bir bedene, akla ve gönüle sahiptir. Böylesi olumlayan bir güç olan su ile yaratılan insan iyilikle yoğrulmuştur, vericilik, cömertlikle pişirilmiş, kavuşma ile dünya hayatına gönderilmiştir. Bu kavuşma Yunus Emre için; ırmağın denize akması gibi bir haldir. Vuslat o katrenin bütüne ulaşmasıdır. Kavuşma hallerin tamamlanmasıdır. Kavuşmada diğer haller gibi devinimdedir yani süreklidir. Her kavuşma aslında sonraki vuslata uğurlamadır.

Testiyi emanet aldık. Suya testi olduk. Suyu, aslına bozmadan varışına ulaştırmamız lazımdır. Testi ile bir süre, testili testisiz sonsuz olan bu döngüyü devam ettirmek durumundayız. İşte Ruh öze böyle ulaşır. Irmakların denize ulaşması misali. Bizde kendi denizimize ulaştığımızda kendimizi bulmuş oluruz.

Yunus bir su şiirinde topluca suyu anlatıyor, o devinimi onun yaşamı nasıl getirdiğini;

İy su kandan gelürsin vatanun kanda senün

Kanda çukur bulursan yatagun anda senün

 

Sen yüceden çıkarsın alçak yire akarsın

Gönül Hakk'a dutarsın alçak gönlün var senün

 

Seni bulut götürür ‘âlemlere yitürür

Dürlü çiçek bitürür hoş üstâdun var senün

 

Agaçlara varursın köklerinden girürsin

Dunı sıra yürürsin uzun elün var senün

 

Kandayısa yaş-kurı hîç sensüz olmaz biri

Ne ölüsin ne diri hîç tenün yokdur senün

 

Kimün denize gider kimün tütüni tüter

İsmün disen ne durur hoş bâzârun var senün

 

Akup deniz olursın tagılup toz olursın

Göllerde sâz olursın yapılan evler senün

 

Dünyede cânlu cânsuz olımayalar sensüz

Câna cânsın gümânsuz hîç menendün yok senün

 

Şimdi Yûnus susadı diler ki senden içe

Bir içim bin kızıla nice bahân yok senün

İbn Arabî çok çeşitli kaynaklarda suya bâtınî anlam verir. İbn Arabî’ye göre arş, şanı yüce olan Allahın ilmi ve kudreti tarafından kuşatılmıştır. Arş, su üzerindedir ve su tarafından taşınır. Arş aynı zamanda dünya da Kâbe, insanda ise kalbin karşılığıdır. İbn Arabî, ilâhî zattan bahsederken, “İçinde fânî biçimlerin dalgalar gibi belirip kaybolduğu engin, yeşil bir deniz” demektedir. Mevlânâ’nın şiirinde, öteki âlemi seyirden dönüş “denizden kıyıya dönme”ye benzetilir. İslâm bilgelerinden Kısâi’ye göre denizlerin dalgalı olması, mânevî bir hareket olarak suyun Allâh’ı zikretmesindendir. İbn Arabî ve tâkipçileri tarafından dile getirilen “Allah ile insanın aslî birliği”, şâirlerin dilinden umman, dalga, köpük veya damla metaforuyla dökülür. Allah ile dünya arasındaki benzerlikler ve ayrılıklar üzerinde düşünüp onların aslî birliğini ve geçici farklılaşmalarını örneklendirmek isteyen herkes, umman imgesini kullanır; bu imge, psişik olarak kişinin bütünde birleşme ve yok olma özlemini mükemmel simgeler. Sufizm için genel olarak su, bilginin sembolüdür; kişinin kendi nefsinin bilgisini edinmesidir. Bu nedenle suya girme ve yalnızca suyun akışıyla hareket eden bir ceset hâline gelme teması tasavvufta yaygındır. Suyun yenileme gücü, arıtıcılığı, yaratılışın tohumlarını taşıması gibi nice özelliği tasavvuf ehlinin hikmetli sözlerinde vücut bulmuş, en nihâyetinde ise bütün yüklerini terk ederek tevhîdin remzine dönüşmüştür.

Bütünün bir işareti, belirtisi yoktur. Kendini bulmada kendin ne zaman bütünle bütünleşir o zaman bi-nişan halde olur. Kişinin hareketi, sesi, çevresindeki her şey aslında işareti belirtisi olmayan Bütünün parçasıdır. Hepsinin tek tek bir ismi, fiili ve sıfatı ve zatı vardır. Bütün bunların hepsinin kapsamıdır. Hiçbir isim, fiil, sıfat ve zat tek tek ve toplu olarak onun nişanı, işareti belirteci değildir. Sır gönülde saklıdır. Bütün apaçık bir sıvıdır. Her bir zerre sırra vakıftır ama, bütüne kavuşmadan sırrı ayan-beyan edemez. Bütüne kavuşmak kendini bulmakla mümkündür. Gönül tasavvufi hayatın merkezini oluşturur. Bütünün merkezi, zerrenin kalbi veya gönlüdür. Kendini bulmada rehber akıl, hedef gönüldür. Bütünün Kudüsü Gönüldür. Suyun Kabesi Bütündür. Kendini görmenin, kendini tavaf etmenin yeridir Kabe. Kendini anladığın yer de, merhale merhale tavaf eder, kendi düğümlerini çözersin. Sonra Arafta içindeki eski benle hesabını görür. Gönül; ince, hassas ve narin bir sırçaya benzer. O billur kadeh kırıldıktan sonra bütün olmayacaktır. İçi şarap dolu olan kadeh, insan-ı kamil’in gönlüdür.

“Ömründe derya-deniz görmeyen birisi bir gemiye biner, gemi denizin ortasına geldiğinde korkudan durmaksızın bağırmaya başlar. Kimse onu avutamaz, ondan rahatsız olsalar da bağırmaya devam eder. Gemidekilerden alim birinin önerisiyle onu denize atarlar. Bir süre denizde kaldıktan sonra gemiye geri alırlar. Adam sakin bir şekilde oturmaya başlar. Anlamıştır ki gemi denize göre güvenli ve rahattır. Şimdi gemi de olduğu için şükrediyor.”

Bu anekdotu çok başla türlü şekillerde okuyabiliriz. Alimin güvenli yer algısını nasıl öğrettiğinden, insanın huzuru ve refahı nasıl seçtiğine kadar başkaca yorumlarla okumak mümkün. Kimisi anlatının hikmetini uzunca anlatabilir. Burada su asıl anlatılması gerekendir. Gemiye, bünyemiz diyebiliriz. O ruhun güvenli yeridir. Beden, ayaklarının yere bastığı yerde kendini güvende hisseder. Dikkat edilmesi gereken nokta, bu rahatlık ve güven duygusunun algıdan mı, yoksa gerçekten mi olduğudur. Su içine düşen beden kendini güvende hissetmez, bedenin özü katıdır, akışkan değildir. Beden kendi gibi olanı ister. Aslında her şey kendi özünde rahat eder. Korkuya kapılan kişi gemiyi kendi karası gibi algılamak zorundadır, o yüzden bilge onu zıddına attırmış, gemiye çıktığında gemi yüzeyi kendinden gelmiştir bedene. İşte kendi bilgeliğimizde ruhu kendi özüne atmalı, sonra çıkardığında ruhunun özüne kavuşmak, kendini güvende hissetmek için öze doğru akışını izlemelidir. Irmağın, Bütüne akması gibi. Özünü hisseden ruh, artık kendi özünden olmayan bedende rahat edemeyecek, özgürlüğünü isteyecektir.

 “’Öğreneceksin’ dedi Vasudeva, ‘ama benden değil. Dinlemeyi ırmak öğretti bana, sen de ondan öğreneceksin. Her şeyi bilir ırmak, ondan her şeyi öğrenebilirsin. Dinle, aşağılara yönelmenin aşağılara inmenin, derinlikleri aramanın iyi olduğunu da yine ırmaktan öğrendim…’” (Sayfa 106)

“’O gizi de’, diye sordu bir defasında dostu Vasudeva’ya, ‘sende ırmaktan öğrendin mi o gizi, o zaman diye bir şey olmadığını?’

Vasudeva’nın yüzünü ışıl ışıl bir gülümseme kapladı. ’Evet, Siddhartha’ diye cevapladı Vasudeva. ‘Sen şunu, demek istedin sanırım: Irmak aynı zamanda her yerdedir, kaynadığı yerde, döküldüğü yerde, çağlayanda, kayıkta akıntı yerinde, denizde, dağda, aynı zamanda her yerde ve onun için yalnızca şu an vardır, geçmişin gölgesi diye bir şey bilmez ırmak, geleceğin gölgesi diye bir şeyde bilmez’.” (sayfa 108)

“Siddhartha : ‘Doğru değil mi, dostum birden çok sesi var ırmağın, pek çok sesle konuşuyor? Bir kralın sesiyle örneğin, bir savaşçının sesiyle, bir boğanın, bir gece kuşunun sesiyle, doğuran bir kadının; iç geçiren bir insanın sesiyle ve daha binlerce değişik sesle?’

‘Öyledir’ diyerek başını salladı Vasudeva, ‘tüm varlıkların sesi, onun sesinde saklıdır’. ‘Peki’ diyerek sürdürdü konuşmasını Siddhartha, ‘onun binlerce sesini aynı anda işitebiliorsun madem ki, bu seslerle hangi sözcüğü söylediğini biliyor musun?’” (Sayfa 109)

“Akşamları çokluk ırmak kıyısındaki kütüğün üzerine oturuyor, susup suyun sesini dinliyorlardı; onlar için suyun değil, yaşamın sesiydi bu, var olanın sesi, dünya kuruldu kurulalı oluşun içinde olanın sesi.” (Sayfa 109)

“Vasudeva, dostunun yanına geldi. ‘Gece uyumadın mı?’ diye sordu. ‘Hayır Vasudeva. Oturdum, burada, ırmağı dinledim. Irmak pek çok şey söyledi bana, o esenliğe kavuşturucu düşünceyle, o birlik ve bütünlük düşüncesiyle doldurdu içini.’” (Sayfa 115)

“… Hedefine varmaya çalışıyordu ırmak; Siddhartha aceleyle seğirttiğini görüyordu onun, kendisinden, kendi yakınlarından ve o zamana kadar gördüğü insanlardan oluşan ırmağın.” (Sayfa 132)

Buda inancında sonsuz Okyanus anlayışı vardır. Hatırlarsak bu anlayış uzun bir seyahatle Konya’ya Mevlana’nın dergâhına kadar gelmiştir. Bu sonsuz deniz (okyanus) hem iyilik, hem de korkunç tehlikeleri barındıran bir su olarak düşünülmüştür.

Aslında ruhun bütünleştiği, o bizi bütüne götürecek su kaynağımız, ırmağımız. Her bir damlası bizim biriktirdiğimiz, anılar, kişiler, şeyler, duygular. Ruhunda içinde olduğu ve Bütüne ulaşırken bunlarla beraber, tüm biriktirdikleriyle beraber hedefe varmaya koşarak giden ırmak onun kendisiyle beraber varır. İşte suyun hafızası da budur, kendi ırmağımız aslında bütün akıntısıyla beraber bizim döngümüzü kaybeder, ne zaman ki biz ruhumuzla kendimizi bulmak ister ve bu ırmağın içine dalarız, ırmak bize en saf halimizi, asıl bizi gösterir, asıl bize götürür bizi.

Kur'an-ı Kerîm'de Hazret-i Musa ile Hızır  kıssası anlatılırken âb-ı hayata bir ima vardır (Kehf, 60-82).

60. Hani Mûsâ, beraberindeki gence şöyle demişti: "İki denizin birleştiği yere varıncaya kadar durmayacağım, ya da uzun zaman gideceğim."

61. Onlar iki denizin birleştiği yere varınca, balıklarını unuttular. Balık denizde yolunu tutup kayıp gitti.

62. Oradan uzaklaştıklarında Mûsâ beraberindeki gence, "Öğle yemeğimizi getir, bu yolculuğumuzdan dolayı çok yorgun düştük" dedi.

63. Genç, "Gördün mü! Kayaya sığındığımız sırada balığı unutmuşum. –Doğrusu onu sana söylememi bana ancak şeytan unutturdu- Balık şaşılacak bir şekilde denizde yolunu tutup gitmişti" dedi.

64. Mûsâ: "İşte aradığımız bu idi" dedi. Bunun üzerine tekrar izlerini takip ederek gerisingeri döndüler.

65. Derken kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş, kendisine tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.

66. Mûsâ ona, "Sana öğretilen bilgilerden bana, doğruya iletici bir bilgi öğretmen için sana tabi olayım mı?" dedi.

67. Adam, şöyle dedi: "Doğrusu sen benimle beraberliğe asla sabredemezsin."

68. "İç yüzünü kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredebilirsin?"

69. Mûsâ, "İnşallah beni sabırlı bulacaksın. Hiçbir işte de sana karşı gelmeyeceğim" dedi.

70. O da şöyle dedi: "O hâlde, eğer bana tabi olacaksan, ben sana söylemedikçe hiçbir şey hakkında bana soru sormayacaksın."

71. Derken yola koyuldular. Nihayet, bir gemiye bindiklerinde (adam) gemiyi deldi. Mûsâ, "Sen onu içindekileri boğmak için mi deldin? Doğrusu, şaşılacak bir iş yaptın." dedi.

72. Adam, "Sen benimle beraberliğe asla sabredemezsin, demedim mi?" dedi.

73. Mûsâ, "Unuttuğum için bana çıkışma ve bu işimde bana güçlük çıkarma!" dedi.

74. Yine yola koyuldular. Nihayet bir erkek çocukla karşılaştıklarında, adam (hemen) onu öldürdü. Mûsâ, "Bir cana karşılık olmaksızın suçsuz birini mi öldürdün? Andolsun çok kötü bir iş yaptın!" dedi.

75. Adam, "Sana, benimle beraberliğe asla sabredemezsin demedim mi?" dedi.

76. Mûsâ, "Eğer bundan sonra sana bir şey hakkında soru sorarsam, artık benimle arkadaşlık etme. Doğrusu, tarafımdan (dilenecek son) özre ulaştın (bu son özür dileyişim)" dedi.

77. Yine yola koyuldular. Nihayet bir şehir halkına varıp onlardan yiyecek istediler. Halk onları konuk etmek istemedi. Derken orada yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar gördüler. Adam hemen o duvarı doğrulttu. Mûsâ, "İsteseydin bu iş için bir ücret alırdın" dedi.

78. Adam, "İşte bu birbirimizden ayrılmamız demektir" dedi. "Şimdi sana sabredemediğin şeylerin içyüzünü anlatacağım."

79. "O gemi, denizde çalışan birtakım yoksul kimselere ait idi. Onu yaralamak istedim, çünkü onların ilerisinde, her gemiyi zorla ele geçiren bir kral vardı."

80. "Çocuğa gelince, anası babası mümin insanlardı. Onları azgınlığa ve küfre sürüklemesinden korktuk."

81. "Böylece, Rablerinin onlara, bu çocuğun yerine daha hayırlı ve daha merhametli bir çocuk vermesini diledik."

82. "Duvar ise şehirdeki iki yetim çocuğa ait idi. Altında onlara ait bir define vardı. Babaları da iyi bir insandı. Rabbin, onların olgunluk çağına ulaşmalarını ve Rabbinden bir rahmet olarak definelerini çıkarmalarını istedi. Bunları ben kendi görüşüme göre yapmadım. İşte senin, sabredemediğin şeylerin içyüzü budur."

Hazret-i Musa ve genç arkadaşı Yûşâ, çalışarak elde edilemeyen, ancak Allah tarafından ihsan edilen ledünnî ilme sahip Hızır’ı aramak üzere Mecma’ül-Bahreyn’e, yani iki denizin birleştiği yere doğru yola çıkarlar. Yanlarına azık olarak aldıkları tuzlu balığın canlanıp denize atlaması üzerine buluşma yerine geldiklerini anlarlar. Su, hadis-i şerifte bildirildiğine göre, balığa değip canlandırmıştır. Hazret-i Musa, bu hâdisenin olduğu yerde Hızır ile buluşup fevkalâde şeylere şahit olacağı gezintiye çıkar. Buhârî, “Mecmaü'l-Bahreyn'den maksat hayat pınarıdır” der. Burasının İstanbul olduğunu söyleyen, Boğaz’daki Yuşa Tepesi’ni de delil gösteren rivayetler de vardır.

Bu sudan içen kimsenin uzun yaşayacağı veya ölümsüzlüğü elde edeceğine inanılır. Tefsirlerdeki rivayete göre,İskender-i Zülkarneyn, "Karanlıklar Ülkesi"nde bununan hayat suyunu işitip aramaya karar verir. Hızır diye anılan halazadesi Elyesa’nın refakatinde ordusu ile yola çıkar. Yolda fırtına yüzünden ordudan ayrı düşerler. Karanlıklar ülkesine gelince Zülkarneyn sağa, Hızır sola giderek yollarını tayine çalışırlar. Günlerce yol aldıktan sonra, Hızır ilâhî bir ses duyar ve bir nur görür. Orada âb-ı hayâtı bulur. Bu sudan içer ve yıkanır. Böylece hem sonsuz bir hayata kavuşur ve hem de fevkalâde güçler kazanır. Sonra Zülkarneyn'le karşılaşır. O da, âb-ı hayâtı ararsa da bulamaz ve bir müddet sonra vefat eder. Halk edebiyatındaki İskendernâmeler bu mevzuya dair tafsilatla doludur.

Bir başka efsanede, İskender, âlimlerden âb-ı hayatı öğrenir. Onu aramak üzere ordusuyla yola çıkar. Askerlerini kaybeder. Yalnızca aşçısı kalır. Aşçı elindeki tuzlu balığı yıkamak üzere bir çeşmenin yanına gider; balığı yıkayınca canlanır. Aşçı da vaziyeti anlayıp sudan içer. Başına gelenleri İskender’e anlatır. İskender, tarif edilen çeşmeyi bulamaz. Aşçıya kızıp, öldürmeye çalışır. Öldüremeyince de boynuna taş bağlayıp suya atar. Aşçı bir deniz cinine dönüşür. Kur’an-ı kerimde Zülkarneyn’in bir sudan geçerken askerlerine “Kim bu sudan içerse benden değildir!” dediği anlatılır. Burada acaba âb-ı hayata işaret mi vardır?

Halk arasında Hızır ile İlyas adında iki aziz zâtın, âb-ı hayat içerek ölümsüzlük kazandığına inanılır. İlki karadakilerin, ikincisi denizdekilerin kurtarıcısıdır. Zaman zaman ehil kimselere gözükürler. İnsanlar bu iki zâtı görmeyi büyük bir lutf sayar. Mayıs’ın 6’sında buluşup, mantar közleyip yerler. Bu güne Hızırilyas denir. Bütün bu halk inanışları bir yana, Kur’an-ı kerîm, Hazret-i Peygamber’den önce kimsenin ölümsüz kılınmadığını söyler (Enbiyâ suresi, 34-35)

34 Senden önce de hiçbir insana ölümsüzlük vermedik. Şimdi sen ölürsen, onlar ebedî mi kalacaklar?

35 Her can ölümü tadacaktır. Denemek için sizi kötü ve iyi durumlarla imtihan ederiz. Sonunda bize geleceksiniz.

Hazret-i Peygamber de vefatlarından bir ay evvel, “Şu anda yeryüzünde bulunanların hiçbiri yüz sene sonra hayatta kalmaz” buyurmuştur. Bu sebeple İmam Rabbânî gibi âlimler, Hızır ve İlyas aleyhisselâmın vefat ettiğini; ancak ruhlarının bedene girerek insanlara yardım ettiğini söyler. Hızır’ın hayatta olduğunu söyleyenlerden bazıları, “Hazret-i Peygamber, öyle buyurduğunda, Hızır yeryüzünde değil, su yüzünde idi” der. Muhyiddin Arabî’nin hârikulâde sözleri, hep Hızır’dan öğrendiği söylenir. Tefsirlerde, Hızır ve İlyas, Benî İsrâil’den iki peygamber olsa gerektir, diyor.

Âb-ı hayatın tasavvufî manaları da vardır. Allahü teâlânın Hayy (hayat verme) isminin tecellisine delâlet eder. Hayy isminin sırrına erenler, âb-ı hayât içmiş olurlar. İmam Rabbânî der ki: Evliyânın bâtınları, kalbleri âb-ı hayâttır. Bir katre (bir damla) tadan, ölümsüz hayâtı bulmuş ve sonsuz seâdete, mutluluğa kavuşmuş olur.Mevlânâ, Divan-ı Kebîr’inde üstadı Şems’i âb-ı hayata benzetir. “Yunus Emre bu dünyada iki kişi kalır derler/Meğer Hızır, İlyas ola âb-ı hayât içmiş gibi” mısraları bu hakikata işaret eder. Son devir âşıkları, “Zemin, ne kadar zulmet (karanlık) içinde oldu!” diye şikâyet etmiş; sonra da “Lâkin âb-ı hayât zulûmâtta (karanlıklarda) bulunur” diye teselli olmuşlardır. Nitekim zahmet etmeden, rahmete kavuşulamaz. Zeyneb Hanım adında bir hanım Osmanlı şairi de der ki:

Âb-ı hayât olmayıcak kısmet ey gönül

Bin yıl gerekse Hızır ile Seyr-i İskender et!

Ey gönül, nasib değilse eğer, kavuşamazsın sen âb-ı hayata

Hızır ile İskender’in dolaştığı yerleri bin yıl dolaşsan da!

Sümerlerin Gılgamış Destanı, âb-ı hayat üzerinedir. MÖ 2700’lerde yaşamış Kral Gılgamış, Tufan’dan kurtulan ve hikâyesi Hazret-i Nuh’a benzeyen ölümsüz tek insan Utnapişim’i bulmak için yola düşer. Çok zahmetler çektikten sonra bulur. Utnapişim, uzakta, nehirler ağzında, denizin dibindeki bir bitkinin adını verir. Gılgamış o yeri bulur; buz gibi suya dalar; bitkiyi koparır; ama bitkinin güzel kokusunu alan bir yılan otu kapıp kaçar. Gılgamış “Ben onu memleketimin yaşlılarına götürecektim” diyerek ağlar. Memleketine eli boş döner.

Evliya Çelebi’ye bakarsanız, âb-ı hayat Anadolu’dadır. İskender, bu suyu bulduğu yere cennet suyu manasına Çabakçur demiş ve buraya bir kale inşa ettirmiştir. Bir avcı, vurduğu kekliğin bu suya düşünce canlandığını görür; ama sırrı ifşa edince, su bin parçaya bölünür. İşte Bingöl hikâyesi.

1513’te Florida’ya çıkan İspanyol kâşif ve Porto Rico valisi Juan Honce de Leon, yerlilerden işittiği bir efsanenin ardına düşer ve içenlerin gençleştiği Gençlik Çeşmesi’ni bulur. Burası şimdi bir millî park ve kaplıcadır.

Halk hikayelerinde su kültünü sembolize eden ana kavram Ab-ı Hayat/Bengisu olmuştur. Bu sebepten ötürü halk hikayelerinde su ve ölümsüzlük eşanlamlı kullanılmıştır. Türkler özelinde aslında tün uluslar her çağda suya ayrı önem ve değer atfetmişlerdir. Bunlar arasında en dikkat çeken yükletilmiş anlam; sonsuzluk/ölümsüzlüktür. İlginçtir, su ve ölümsüzlük aynı noktada kesişmektedir. Bir Hint-Arap kültü olan Sindbad da, Sindbad denizde kaldığı sürece ölümsüzdür ve yılda yalnız bir kere belli bir süre kıyıya çıkabilir yoksa ölümsüzlüğünü kaybeder. Yani topraktan beden gibi bir süresi vardır. Nitekim Türklerde “akıp giden su” veya “su ayağı” nın kutsallığına, sonsuzluğuna inanıyorlardı. Ab-ı Hayat/Bengisu için, içen kişiye ölümsüzlük verildiği inancı vardı. Bu su meçhul diyarda bulunan sudur ki, içen ölmez, dünya durdukça yaşardı. Gılgamış Destanında da benzerleri vardır. Nasıl ki Türk mitolojisinde çok sık rastlanılan bir külttür, diğer mitolojilerde de bu ve buna benzer kültlere rastlanır. Gılgamış destanında bu yere ulaşıp, sonsuzluğa ulaşabilmek için, kahraman da o suyun derinlerine kadar dalar.

Hızır, İslam mitolojisinde Dirlik suyundan (Ab-ı hayat) içen ve dara düşene yardım eden bir varlık olarak geçer. Kimi kaynaklarda Khadir, Khidr (al-Khidr/Yeşil Adam) ve Khezr olarak da anılır. Cezayir, Libya, Fas’ta anlatılan bir efsane de Al-Khidr’in gelip oturduğu çorak toprakların kaderini değiştirdiği ve çölü yeşile çevirdiğinden bahsedilmektedir. İslama geçtikten sonra MS yedinci yüzyılda bile o bölgedeki İslam topluluklarınca “Dahi Khadir” adıyla bilinen varlığın yeşil renkle ilişkilendirilmesi, Ab-ı Hayat suyundan içmiş olduğu  o yüzden ölümsüz olduğu ve oturduğu topraklardan bereket fışkırdığına inanılmaktaydı. Arap mitolojisi Al-Khidr varlığını aynı zamanda deniz ile ilişkilendirmiştir. Onu yolcuların koruyucusu bir evliya olarak da tasvir etmektedir. Bu mit’teki anlatı da Ab-ı hayatı arayan İskender’e eşlik eden Al-Khidr pınarı İskender’den önce bulmuş, suyu içerek ölümsüz olmuştur. İnanışa göre Hızır; İlyas, İdris ve İsa ile birlikte ölümsüzlük kazanmış dört kişiden biridir; iki denizin birleştiği bir noktada yeralan uzak bir adada yaşamaktadır. Ve inanışa göre Suriyeli/Fenikeli denizcilerin koruyucusudur.

Anadolu söylencelerinde muhtaçların yardımına kır bir atın üzerinde koştuğuna inanılan aksakallı, yeşil giysiler içindetasvir edilen kişi, Boz atlı Hızır olarak adlandırılmıştır.

“Deryalar yüzünde boz atlı Hızır

Benli boza binmiş o da geliyor.” (Karacaoğlan)

Hızır Ata’da denir. Hava da dolaşır, su üstünde yürür. Doğadaki varlıklara söz geçirebilir. Türk mitolojisinde değişik formlara (donlara) girebilir; mesela savaşlarda kurt olup komutana/lidere görünür, yol gösterir. Yeşil giyinir. Bir anlamda işin özü doğayı simgeler.

Eski Türklerde mitolojik hayat suyu Bengisu, İslami kaynaklarda, hayat kaynağı veya ab-ı hayat kavaramı, tassavvuf edebiyatına da girmiş ve Hızır’dan bahseden bütün klasik kaynaklarda yer bulmuş, pek çok etno-folklorik kültle zenginleştirilmiştir. Evreni oluşturan dört unsurdan biri olması hasebiyle su, Türk topluluklarında bir kült olarak varlığını sürdürmektedir. Mircea Eliade “Mitler, Rüyalar ve Gizemler” adlı eserinde; “… suyun tanrısal ruhun ilk makamı olduğunu ve hayat olan şeyi ilk önce suyun yarattığını” ifade eder.

Başkurt Türklerine ait Ural Batır destanında da suyun sonsuzluk verdiğine inanıldığına dair açık izler görülmektedir. Ural, insan ve hayvanları ölümsüzlüğe kavuşturmak için Tirihıv’ı  (Ab-ı Hayat/Bengisu) aramaya çıkar. Zaman isimli atı ile durmadan koşar. Aradan yıllar geçer. Zaman atının üstünde olana da, taht üstünde olana da; ölüm gelir. Ural Batır, ölüm döşeğindeyken yiğit er çıkıp gelir ve Tirihıv’ın kurumadığını, bu yüzden yedi gece yedi gündüz orada kalıp damlaları biriktirdiğini ve bir boynuzluk su getirdiğini söyler. Su içmesi için Ural Batır’a verir. Ural Batır su içmeyi reddeder. Destandaki ifadeler ile;

“O zaman Ural Batır, yavaşça doğrulup kalkmış, Tirihıv’ın son damlaları konulan boynuzu sağ elle alıp sonra halka baş eğip teşekkür etmiş de boynuzdaki suyu ağzına almış. Lakin bir damlasını da yutmadan bir önüne, bir arkasına dönüp, bir sağa bir sola bakıp bütün etrafına püskürtmüş. Sonra kendisi : ‘Ben bir kişiyim, siz çok kişi. Ben değil yer-su ölümsüz olsun; yerde insanlar şat, rahat yaşasın.” (Başkurt Halk Destanları)

Destanın bu kısmı insanın olmayanı olduran, mucizeler kaynağı suyun gücüne inancının en güzel ifadeleridir.

Halk hikayelerinde, ezoterik metinlerde, spiritüel inançlarda; Tanrılı inançlarda olduğu gibiSu, aynı zamanda parlak geleceğin simgesi olarak gösterilmektedir. Hikayelerin kahramanlarının ve görenlerin yorumcularına anlattığı rüyalarında, rüya sahiplerinin su içmeleri, içilen suyun aydınlık bir geleceği işaret ettiği olarak yorumlanır.

Türk mitolojisinde sonsuzluk (ab-ı hayat/bengi) suyunun nerede bulunduğuna sair cümleler, halk hikayelerinde pek çok kez aktarılmıştır: “Göğün onikinci katına kadar yükselen bir dağın üstünde bir kayın ağacı vardı. Ab-ı Hayat suyu da bu ağacın altındaki kutsal bir çukur da (çoğu zamanda mağara) bulunurdu.

Türklerde birbirine benzeyen, birkaç farklı nüans dışında, simgesel olarak birbiriyle uyumlu türeyiş destanları vardır. Bunların hepsinde ortak olan nokta “Yer yer değilken; su, su idi”. Su, yaratıcı ile beraber her an. Bu destanlardan birinde;

“Yer, yer değilken; su, su idi” ve her yer uçsuz bucaksız sulardan ibaretti. Tanrı Ülgen bu uçsuz bucaksız dünya da durmadan uçuyordu. Göklerden gelen bir ses Tanrı Ülgen’e denizden çıkan taşı tutmasını söyledi. Göğün emri ile oturacak yer bulan Tanrı Ülgen, artık yaratma zamanı geldi diye düşünerek şöyle dedi: ‘Bir dünya istiyorum, bir soyla yaratayım. Bu dünya nasıl olsun, ne boyla yaratayım? Bunun çaresi nedir, ne yolla yaratayım? Su içinde yaşayan Ak Ana, su yüzünde göründü” diye devam ediyor bu epik parça.

Su, Türklerde iyi ruhların bulunduğu yerler olarak da kutsal sayılmıştır ve suyu kirletmemek suretiyle bu kutsallığa saygı gösterilmiştir.

Araplara atfedilen fakat kültür tarihine baktığımızda dünya yüzünde Türkler ve Romalılar kadar su medeniyeti üzerine kurulmuş kültürler ve toplumsal yapılar yoktur. Romalıların hamamları bile (ki bugün Türk Hamamı olarak tanımlanan sistem Romalıların eseridir) başlı başına Roma uygarlığı için tezimizi doğrulayan kanıtlardır. Daha su bentleri, su kanalları ve kent alt yapılarını saymıyorum bile. Bunun yanında Türk kültüründe İslam öncesi ve sonrası su maneviyatını hiç kaybetmemiştir. Ruh ve su bile birbirine benzetilmiş. Güzellik su ile ifade edilmiştir. Türk medeniyetinin estetik algısı su ile olgunlaşmış, ne zaman ki su maneviyatını kaybetmiş, su kirletilmiş toplum da estetik değerlerini kaybetmiş, su ile kendini arayan inayeti güzellik üzerine yapısını kurmaya çalışan toplumda estetiksiz, kaybolmuş bir toplum haline gelmiştir. Kutsal yemyeşil doğadaki, su pınarlarının yerine, uçsuz bucaksız çöller, çıplak dağlar gibi yerler ruhumuzu kaplamıştır.

Türk kültüründe her zaman var olan suyun kutsallığı, geçmişten itibaren kabul edilen dinsel inançlar ile iç içe bir şekilde gelişmiştir. Türkler bir şekilde girdikleri inanç sistemlerine suyu ilave etmiştir, onu da yeni inanç sisteminin bir parçası yapmıştır. Türk inançlarında kutsal su kavramı içine, akıntılı olan bütün sular, ırmaklar, dereler ve pınarlar girmektedir. Türkler su kültü bağlamında dini ritüellerle birlikte bir kutsallık oluşturmuşlardır. Şifa verme özelliği, suyun kutsallaşmasında en önemli etkendir. Farklı bir olay sonucunda bulunmuş olan ve bir yönüyle fayda sağlamış olan su veya bir kişi ile ilişkilendirilmiş olan su, kutsal olarak kabul edilmektedir.

Hunlar, yalnızca sulara ve ağaçlara kurban verirlerdi. Kurban adanan, bu sular, kutsal kabul edilirdi. Bu suların, hastaları hatta ölüleri bile iyileştirdiğine inanılırdı. Bir kısmı da gençlik iksiri olarak kabul ederlerdi.

Suyun etrafında oluşturulan kutsallık kavramına da değinmek gerekir. Kutsal yerler; su, ağaç ve toprak üçlemesiyle beraber oluşur. Özellikle su ve ağaç ile ağacın kök saldığı, suya kap olan toprak. Su kültüne bağlı olarak kutsalla bütünleşme ve inayet sağlama, çoğu zaman içilen veya vücuda sürülen su ile gerçekleştirilir. Bu inanç sistemlerinin, kültürlerinin tamamında böyledir. Bugün Anadolu da Ayazma, Ayazmana veya ziyaret olarak adlandırılan yerlerin tamamı su kaynakları ve ağacın beraber olduğu yerlerdir.

Ağaç-Su birlikteliği Türk ve Ortaasya kültürlerinde vazgeçilmezdir. Nasıl hayat su/Bengisu var ise Hayat Ağacı, Dünya Ağacı, Yggdrasil (İskandinav mitinde) gibi isimlerle adlandırılmış kök, gövde ve dallardan oluşan, ta toprak altından, gökyüzüne kadar yükselen mitolojik öğelerin birlikteliği gibidir. Bu ikilik, denge gibi ayrılmazdır.

Türk mitolojisinde diğer mitolojilerde olduğu gibi sonsuzluk (ab-ı hayat/bengi) suyunun nerede bulunduğuna dair cümleler, halk hikayelerinde pek çok kez aktarılmıştır: “Göğün onikinci katına kadar yükselen bir dağın üstünde bir kayın ağacı vardı. Ab-ı Hayat Suyu da bu ağacın altındaki kutsal bir çukurda (kimi kez mağara) bulunurdu”.

 

İsrael Friedlander, , Ernest Budge gibi modern dönem yazarları bilinen dünyanın sınırlarını aşıp, gizli sırları açığa çıkaran ve ab-ı hayat suyunu arayan tek efsanenin Hızır’a ait olmadığını MÖ üçbin yıl öncesine tarihlenen Sümer kahramanı Gılgamış, Talmudlarda bahsi geçen MS üçüncü yüzyıla tarihlenen Rabbi ben Levi ve MS dördüncü yüzyıla tarihlenen Büyük İskender efsaneleri arasındaki benzerliklere ve tekrarlanan motiflere dikkat çekmiştir. Bunlardan Gılgamış (destanda Gılgamış’ın üçte ikisi Tanrıdır), yakın arkadaşı Enkidu ile, iki nehrin birleştiği yerde yaşayıp ölümsüzlüğün sırrını bilen atası Utnapiştim’i (İbrahimi dinlerin Nuh’u) bulmaya gitmişse de ölümsüzlüğü elde edememiştir.

Eski Ahit’in 1. Krallar bölümünde ve Talmudlarda İlyas Peygamber (Elijah) yağmur getiren birisi olarak tasvir edilerek suyla özdeşleştirilmiş, İslam inancına göre Hızır adıyla geçmiştir. Elijah Hızır’a dönüştürülürken ayrıca İlyas karakteri olarak da varlığını korumuştur.

Eski Ahit 1. Krallar Bölümü 18. Bab;

Uzun bir süre sonra kuraklığın üçüncü yılında RAB İlyas’a, “Git, Ahav’ın huzuruna çık” dedi, “Toprağı yağmursuz bırakmayacağım.” 2 İlyas Ahav’ın huzuruna çıkmaya gitti.

 Samiriye’de kıtlık şiddetlenmişti. 3 Ahav sarayının sorumlusu Ovadya’yı çağırdı. –Ovadya RAB’den çok korkardı. 4 İzebel RAB’bin peygamberlerini öldürdüğünde, Ovadya yüz peygamberi yanına alıp ellişer ellişer mağaralara gizlemiş ve yiyecek, içecek gereksinimlerini karşılamıştı.– 5 Ahav, Ovadya’ya, “Haydi gidip ülkedeki bütün su kaynaklarıyla vadilere bakalım” dedi, “Belki atlarla katırların yaşamasını sağlayacak kadar ot buluruz da onları ölüme terk etmemiş oluruz.” 6 Ahav’la Ovadya, araştırma yapmak üzere ülkeyi aralarında bölüştükten sonra, her biri yalnız başına bir yöne gitti.

 7 Ovadya giderken yolda İlyas’la karşılaştı. İlyas’ı tanıyınca yüzüstü yere kapanarak, “Efendim İlyas sen misin?” diye sordu.

 8 İlyas, “Evet, benim. Git efendine, ‘İlyas burada’ de” diye karşılık verdi.

 9 Ovadya, “Ne günah işledim ki, beni öldürsün diye Ahav’a gönderiyorsun?” dedi ve ekledi: 10 “Tanrın yaşayan RAB’bin adıyla derim ki, efendimin seni aramak için adam göndermediği ulus ve krallık kalmadı. Ahav ülkelerinde olmadığını söyleyen herkese, seni bulamadıklarına dair ant içirdi. 11 Oysa sen şimdi, ‘Git, efendine İlyas burada de’ diyorsun. 12 Ben senin yanından ayrıldığımda, RAB’bin Ruhu seni bilmediğim bir yere götürebilir. Durumu Ahav’a bildirince, gelip seni bulamazsa beni öldürür. Ben kulun gençliğimden beri RAB’den korkan biriyim. 13 Efendim, İzebel RAB’bin peygamberlerini öldürdüğünde yaptıklarımı duymadın mı? RAB’bin peygamberlerinden yüzünü ellişer ellişer iki mağaraya saklayıp onların yiyecek, içecek gereksinimlerini karşıladım. 14 Ama sen şimdi, ‘Git, efendine İlyas burada de’ diyorsun. O zaman beni öldürür!”

 15 İlyas şöyle karşılık verdi: “Hizmetinde bulunduğum yaşayan ve Her Şeye Egemen RAB’bin adıyla diyorum, bugün Ahav’ın huzuruna çıkacağım.”

İlyas Karmel Dağı’nda

16  Ovadya gidip Ahav’ı gördü, ona durumu anlattı. Bunun üzerine Ahav İlyas’ı karşılamaya gitti. 17 İlyas’ı görünce, “Ey İsrail’i sıkıntıya sokan adam, sen misin?” diye sordu.

 18 İlyas, “İsrail’i sıkıntıya sokan ben değilim, seninle babanın ailesi İsrail’i sıkıntıya soktunuz” diye karşılık verdi, “RAB’bin buyruklarını terk edip Baallar’ın ardınca gittiniz. 19 Şimdi haber sal: Bütün İsrail halkı, İzebel’in sofrasında yiyip içen Baal’ın dört yüz elli peygamberi ve Aşera’nın dört yüz peygamberi Karmel Dağı’na gelip önümde toplansın.”

 20 Ahav bütün İsrail’e haber salarak peygamberlerin Karmel Dağı’nda toplanmalarını sağladı. 21 İlyas halka doğru ilerleyip, “Daha ne zamana kadar böyle iki taraf arasında dalgalanacaksınız?” dedi, “Eğer RAB Tanrı’ysa, O’nu izleyin; yok eğer Baal Tanrı’ysa, onun ardınca gidin.” Halk İlyas’a hiç karşılık vermedi.

 22 İlyas konuşmasını şöyle sürdürdü: “RAB’bin peygamberi olarak sadece ben kaldım. Ama Baal’ın dört yüz elli peygamberi var. 23 Bize iki boğa getirin. Birini Baal’ın peygamberleri alıp kessinler, parçalayıp odunların üzerine koysunlar; ama odunları yakmasınlar. Öbür boğayı da ben kesip hazırlayacağım ve odunların üzerine koyacağım; ama odunları yakmayacağım. 24 Sonra siz kendi ilahınızı adıyla çağırın, ben de RAB’bi adıyla çağırayım. Hangisi ateşle karşılık verirse, Tanrı odur.”

Bütün halk, “Peki, öyle olsun” dedi.

 25 İlyas, Baal’ın peygamberlerine, “Kalabalık olduğunuz için önce siz boğalardan birini seçip hazırlayın ve ilahınızı adıyla çağırın” dedi, “Ama ateş yakmayın.”

 26 Kendilerine verilen boğayı alıp hazırlayan Baal’ın peygamberleri sabahtan öğlene kadar, “Ey Baal, bize karşılık ver!” diye yalvardılar. Ama ne bir ses vardı, ne de bir karşılık. Yaptıkları sunağın çevresinde zıplayıp oynadılar.

 27 Öğleyin İlyas onlarla alay etmeye başladı: “Bağırın, yüksek sesle bağırın! O tanrıymış. Belki dalgındır, ya da heladadır, belki de yolculuk yapıyor! Yahut uyuyordur da uyandırmak gerekir!” 28 Böylece yüksek sesle bağırdılar. Adetleri uyarınca, kılıç ve mızraklarla kanlarını akıtıncaya dek bedenlerini yaraladılar. 29 Öğlenden akşam sunusu saatine kadar kıvrandılar. Ama hâlâ ne bir ses, ne ilgi, ne de bir karşılık vardı.

 30 O zaman İlyas bütün halka, “Bana yaklaşın” dedi. Herkes onun çevresinde toplandı. İlyas RAB’bin yıkılan sunağını onarmaya başladı. 31 On iki taş aldı. Bu sayı RAB’bin Yakup’a, “Senin adın İsrail olacak” diye bildirdiği Yakupoğulları oymaklarının sayısı kadardı. 32 İlyas bu taşlarla RAB’bin adına bir sunak yaptırdı. Çevresine de iki sea tohum alacak kadar bir hendek kazdı. 33 Sunağın üzerine odunları dizdi, boğayı parça parça kesip odunların üzerine yerleştirdi. “Dört küp su doldurup yakmalık sunuyla odunların üzerine dökün” dedi.

 34 Sonra, “Bir daha yapın” dedi. Bir daha yaptılar.

 “Bir kez daha yapın” dedi. Üçüncü kez aynı şeyi yaptılar. 35 O zaman sunağın çevresine akan su hendeği doldurdu.

 36 Akşam sunusu saatinde, Peygamber İlyas sunağa yaklaşıp şöyle dua etti: “Ey İbrahim’in, İshak’ın ve İsrail’in Tanrısı olan RAB! Bugün bilinsin ki, sen İsrail’in Tanrısı’sın, ben de senin kulunum ve bütün bunları senin buyruklarınla yaptım. 37 Ya RAB, bana yanıt ver! Yanıt ver ki, bu halk senin Tanrı olduğunu anlasın. Onların yine sana dönmelerini sağla.”

 38 O anda gökten RAB’bin ateşi düştü. Düşen ateş yakmalık sunuyu, odunları, taşları ve toprağı yakıp hendekteki suyu kuruttu.

 39 Halk olanları görünce yüzüstü yere kapandı. “RAB Tanrı’dır, RAB Tanrı’dır!” dediler.

 40 İlyas, “Baal’ın peygamberlerini yakalayın, hiçbirini kaçırmayın” diye onlara buyruk verdi. Peygamberler yakalandı, İlyas onları Kişon Vadisi’ne götürüp orada öldürdü.

Kuraklığın Sonu

41  Sonra İlyas, Ahav’a, “Git, yemene içmene bak; çünkü güçlü bir yağmur sesi var” dedi. 42 Ahav yiyip içmek üzere oradan ayrılınca, İlyas Karmel Dağı’nın tepesine çıktı. Yere kapanarak başını dizlerinin arasına koydu.

 43 Sonra uşağına, “Haydi git, denize doğru bak!” dedi.

 Uşağı gidip denize baktı ve, “Hiçbir şey görmedim” diye karşılık verdi.

 İlyas, uşağına yedi kez, “Git, bak” dedi.

 44 Yedinci kez gidip bakan uşak, “Denizden avuç kadar küçük bir bulut çıkıyor” dedi.

 İlyas şöyle dedi: “Git, Ahav’a, ‘Yağmura yakalanmadan arabanı al ve geri dön’ de.”

 45 Tam o sırada gökyüzü bulutlarla karardı, rüzgar çıktı, şiddetli bir yağmur başladı. Ahav hemen arabasına binip Yizreel’e gitti. 46 Üzerine RAB’bin gücü inen İlyas kemerini kuşanıp Yizreel’e kadar Ahav’ın önünde koştu.

Karada seyahat edenlerin koruyucusu Hızır ile denizde seyahat edenlerin koruyucu İlyas’ın bir zamanlar dünyayı  ikiye bölerek paylaştığı ve yılda bir kez kuru topraklar ile suyun birleştiği bir mevki de (çoğunlukla Şatt-ül-Arab kastedilir) yılın bir günü buluştuğu inanışını ortaya çıkarmıştır. Bu ikilik Türk mitolojisinde Yer/Su kültüyle ifadesini bulur. Uzakdoğu da Yin/Yang, Antik Çin ve Hint mitolojisinde Pangu’da geçtiği gibi Yer/Gök ikiliği vardır.

Hızır’ın ölümsüzlüğünün yaşam çizelgesi çizgisel değildir. Aslında sonsuz bir doğru olarak gitmez diye de tanımlanabilir. Döngüseldir ömrü, Hızır döngüsel bir devinim içindedir. Her kışın son anında ölür, baharın ilk anında yeniden başlar. Zaman eğrisinde kışın son anı, baharın ilk anıdır. Doğa gibi; dünya her bahar mevsiminde yeniden yaratılır. Doğa da ömür olarak sonsuzdur ama bu sonsuzluk, döngüsel bir sonsuzluktur. Bu döngüsellik, Evrensel Devinimdir.

Mecmau’l-bahreyn (iki denizin birleşmesi deyimi, yine bir ikilik vurgusudur aslında. İki denizin birbirine karışmaması mucizesi miti gibi. Mecmau’l-bahreyn tabiri, biri Musa’nın temsil ettiği zahiri ilim denizi (şeriat), diğeri Hızır’ın temsil ettiği bâtıni ilim denizinin (hakikat) birleşmesi ya da ruhla bedenin birleşmesi şeklinde yorumlanır. Halk arasında da bu inanç sema ile yerin buluşması veya yağmurun toprakla buluşması sonucu tabiatın yeniden dirilişi veya bahar bayramı şeklinde tezahür eder.

Su haberleşme aracıdır, suyun hafızası tam bir kayır sistemidir. Hani bir yerleri dolaşırken, dilek havuzu, dilek kuyusu, dilek çeşmesi görürüz ve para atarız ya, mutlaka bir dilek dileyerek. İşte o parayı atmamızın sebebi dilekçe vermektir. Veya “İyilik (kayra) dile denize at, Halik bilmezse, baliğ bilir”. Veya Hıdrellezlerde kimi yörelerde istekler bir kapıda yazılıp, suya atılır. Tanrıya dilekçeyi, isteği, dileği ondan daha saf olarak iletebilecek olan var mıdır? Ya da Tanrı kavramının, yaratıcı kavramının bilinçaltındaki tezahürü su mudur? İnsan aslında hiç aracısız yaratıcısına mı yönelmektedir, duru için?

Suyun olumlu bir etkisi vardır, o arındırıcıdır, saflaştırıcı ve canlandırıcıdır. Su o kadar güçlüdür ki en büyük günahları bile temizler. Geçmişten beri Tanrı ile güçlü bir bağ kurma, cezalandırmaktan sakınma, lütufa mazhar olma gibi istekleri neticesinde insanlar, doğa da bulunan bazı nesneleri özel bir güce sahip olarak kabul etmiş ve bu nesnelere kutsiyet yüklemişlerdir. Su etrafında oluşturulan su motiflerine de bu gözle bakılabilir. Su var olduğu sürece, etrafında oluşan bu kültlerde aynı Tanrı kavramında olduğu sürece devam edecektir. İnsanın doğasında var olan bilinmeyene yönelme olgusu, su kültünün devam ettirilmesinde önemli bir etkendir. Çünkü insan denilen yaratık, sorgulamaya, araştırmaya meraklıdır. Bir sonuca ulaşamadığı veya bir sorunla baş edemediği durumlarda farklı arayışlara, kendini korumak veya onu açıklanamaz bir güce bağlamak için bu ve benzeri kültlerin etrafında motifler oluşturuyor olabilir diye de düşünmek elzemdir.

25 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page