top of page
  • Yazarın fotoğrafıözdenbekir karakaş

KENDİNİ BUL 1



Kendini bulmak; güneşe karşı yürümektir.

Kendini bul bir yolculuğun adıdır. Rotasını çalakalem belirlediğimiz, yeni yeni şeyler keşfettiğimiz bir yolculuğun. Seyahate çıkan bir süre sonra kendinin ne kadar olağanüstü ve aynı zamanda yalın, basit ama derinlerin derini olduğunu anlar. Sınırsız olduğu görür. Yalnız çıkacaktır yolculuğuna yol arkadaşı kendisidir, fakat yol o kadar kalabalıktır ki, kendileriyle yolculuğa çıkmış çok kalabalık bir kendini bulma yolcuları. Yolda bütün tercihler kendimize aittir.

Duraklamak, nefeslenmek, vazgeçmek, azmetmek, özgürlüğün başladı andır o ilk adımlar ve evrensel devinimle taşınmaktır. Evrensel devinim kendini bulmaktır.


İslam inancının temel kaynağı olan Kuran’da ilk inen ayetler olarak kayıtlı Alak Suresinin ilk beş ayetinde Tanrı elçisine şöyle hitap eder;


1.       Yaratan Rabbinin adıyla, oku!

2.       O, insanı alekadan (kan pıhtısı, su damlası, eriyik bir madde) yarattı.

3.       Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir.

4.       O Rab ki kalemle yazmayı öğretti

5.       İnsana bilmediği şeyleri öğretti.10


Etimolojik açıdan “İkra” Arapça bir kelime değildir. Ve Arapça bir anlamı yoktur. Söz Süryaniceden İbraniceye geçmiştir. İkra, Karae fiilinin emir kipidir. Arap tefsircileri de, kelimenin anlamını tam olarak bilmediklerinden bu kelimeyi çeşitli anlamlarında yorumlamışlardır.


İlk anlamı: Çağrı, davet. Türklerde 13.yüzyıl ila 19.yüzyıl arasında “İkra” yı davet anlamında kullanmışlardır. Emir kipindeki anlamı ise söylemek, anlatmaktır.


İkra ve karea kelimelerinin sözlüklerdeki tüm anlamları; takip etmek, içinde erimek, kaybolmak, onunla olmak, akışın içinde olmak, doğum, rahim içinde olmak, içinden çıkmak, ödünç alma yoluyla bir şeyleri biriktirip onu dağıtmak, başka yerlere nakletmek.



Ayet kelimesi de delil, alamet, işaret, mucize demektir. Allah’ın ayetleri denilince, Allahtan geldiğine inanılan tüm sözler-kitaplar-lafızlar ile yarattığı her şey akla gelmelidir.


Biz onlara ayetlerimizi, hem çevrelerinde hem de kendi içlerinde göstereceğiz; sonunda onun gerçek olduğu onlar açısından iyice anlaşılacaktır.” (Fussilet 53)


Bu tanımlardan ve Kuran ayetinden anlaşılacağı üzere İnsanda bir ayetler bütünü yani ilahiyat terminolojisi ile söylersek Suredir. Her bir insan Allah2ın nefesi, kulu, ayetler manzumesidir. Tüm varlık ve varlık olmayanların atomuna ve atom altına varana kadar birer Allah alameti, ayeti ise insanında her zerresi ve zerre oluşturan en ufak ve sonu olmayan alt-üst tüm zerreleri de ayetidir.


İnsan Allah’ın yürüyen, düşünen, anlayan, değerlendirebilen, konuşabilen sureler bütünü, her bir insan mushafıdır, kitabıdır. Kişinin kendini bilme yolculuğu işte o İkra ile yapılan davetle ve davete icabet ettiğimizde ulaşılacak ikramla alakalıdır.


Kişinin kendini bilmesi, kendi mevcudiyetinin sebeplerini sorgulamasıyla olmaktadır. İslam ve diğer dogma inançlarda bile, insanın kendini bilmesi, tanıması, konumlandırması işin aslını oluşturmaktadır.


Muhammed’e mağara da geldiği söylenen nida da böyledir. Diğer elçilere gelen nidalarda da benzeri vardır. “İkra” günümüz kabulü olan Oku manasında da olsa, diğer manalarında da olsa insana bir hitapta bulunuyor, düşün aklet, naklet, iyice bak diye. O nida da bir pıhtıdan, bir sıvıdan meydana geldiğin o an dahil her şeyin bir ayet olduğu kendininde bir ayet olduğu o yüzden kendini okuman, akletmen gerektiğini anlatıyor. Aslında seni kendine davet ediyor.

Bir sıvıdan yaratılmak, dünya da her şeye hayat veren sudan yaratılmış olmak.


Su bir devinim içindedir, akar, karışır, buharlaşır, yoğunlaşır, tekrar tekrar yağar, akar. Suyun tek devinimi kendi asıl kaynağını kendini aslını bulmaktır. Ne kadar kirlenirse kirlensin, hep akışına yağışına devam ederi kirlenir, süzülür, temizlenir. Tekamülü bırakan su özünü aramayan su o kirliliğinde batak olur, pislik olur. Ne kadar kirlenirse kirlensin özünü arayan su, yerin altında kat kat süzülür, en zorlu yollardan geçer, sabredip taşı deler, katreden nehir olurlar nehirden deniz, denizden umman olurlar. Kendini aramayan katre, bataklık olur, o bataklıktaki suyun bile hep bir şansı vardır. Bir defa buharlaşır, yağar ya nehir olacaktır o katre, ya da bataklıkta bir damla. Hep devam eder. Su yorulur mu yorulan birikinti olur, yorulmayan akan olur, umman olur.


Öğretilerin ve felsefelerin tamamı aşama aşama gider. İslam dahil diğer tek tanrı ve çok tanrılı dinlerin tamamı kendini bilme konusunda kademelidir.

Davranış bilimlerinde kendini tanıma şöyle tarif edilir; “kendi güçlü ve zayıf yönlerini tanıma. Kendine yönelik farkındalığın, özdenetimin.


Kendinle ilgili bu süreç baştan beri söylediğimiz gibi bir yolculuk ve bu yol öyle dümdüz tek hat üzerine değil, bir çok etabı olan, bir yol. Bizim bu yolculuğumuzun etapları da, varış noktasına gidebilmenin aşamaları da farklı farklıdır. Her yarıştaki etaplar gibi.

Bu etaplar,

1.       Kendini tanıma

2.       Kendini bilme

3.       Kendini kabul etme

4.       Kendini bulma


İnsanın kendine bilme konusunda göz atması gerekenler, su en başta gelen konudur. Sonra ruh, özdenetim, estetik, kendiliğindenlik, erdem ve hepsine götüren yoldur. Yol kendini bulma yolculuğunun başı, durakları ve sonudur. Bir kıyıdan alıp, bir başka kıyıya götürecek olanda yoldur. O yol suyun kenarında başlar, suyun kenarında biter. Suyun kenarında başlarken su diriltip ruh verir, güç verir, azim verir. O ruhu özdenetimiz de kabımızda tutmayı yine ruhumuzla idrak ederiz, yolda giderken özdenetimi öğreniriz, estetiği öğreniriz, su estetiğin anasıdır, ruh estetiğin şahikasıdır, ruhtaki estetiğimiz bulup onu nasıl ifade ederiz, suyun yarattığına nasıl nakşederiz, nakşedilen estetiği nasıl hissederiz. Bütünün kaynağın estetiğini o bütünün bir parçası olan bizler yol boyunca nasıl temsil eder. Diriliği, yaşam estetiğine nasıl dönüştürürüz ve estetikte kendimizi nasıl buluruz? Estetikten yürüyerek naifleşen ruhun kendini bulması gezisinde estetiğinde, ruhunda aslında suyunda kendiliğindenliğine rastlarız. Müdahil olduğumuz her şeyi aslında bozduğumuzu, hiçbir şey yapmadan yapılabildiğini görürüz. Ruh ve estetiği bu kendiliğindenlikle yoğurmaya başlar, estetiği kendimizi bulur gibi bulmaya başlarız, ruhun kendiliğindenliğini hissetmeye başlarız. Erdem, yolda kıyı ufukta görünmüştür ama erdemi içselleştirmeden kendimizi göreceğimiz kıyıya varamayız. Erdemsiz kıyıya ulaştık mı yalnızca gezmiş oluruz. Erdemle o kıyıda kendimizle ilgili nereye bakacağımızı, suda gördüğümüz aksimizin yola çıktığımız kıyıdaki aksimizle aynı olmadığını göreceğiz.


Kendini bulmak devinimi seyretmektir. Oluş, bozuluş ve özü buluştur. Yaşamın iki kıyı arasındaki seyahati sırasındaki süreçtir aslında oluş ve bozuluş.

İnsanın içselleştirebildiği bir özü vardır. Bir de dışsal etkilere açık özü.


Yukarıda yazılanlar ve bundan sonra yazılacaklar çoğunlukla içsel özel alakalı olacaktır. İçsel özde kendini bulabilen, bugünkü dışsal özü yerine bulduğu özü dışa yansıtacaktır.


Kendini bulmak nefis-nefes konusu gibidir. Nefis insanın içsel özüdür. Nefsiyle anlaşabilen, mutabakatı imzalayan nerelere ulaşır, onu da anlatmak gerekmektedir.


Kendi özünde daha meni durumundayken yani su iken başlayan bir serüvendir. Su felsefenin ilk arkhesi olması yönünden tesadüf değildir. İlk arkhe’yi su olarak belirten ve felsefenin ontolojik sorgulamasını başlatan Thales’in “Kendini Bil” demesi de tesadüf değildir. Yine Delphi Tapınağının girişinde yazan “Nosce te ipsum” (kendini Tanı) sözü de tesadüf değildir.


Kendini bilen, Rabbini bilir” sözü “Kendini bilen, nefsini bilir”, “Kendini bilen, nefesini bilir” sözlerini de beraberinde getirir. Peki inanışlarda nefis kime aittir; Tanrı kavramına, işin özünde insan-tanrı veya “Enel Hak” tasavvufu görüşüne kadar giden bir yolculuk. Kendini bilmek uzun bir yolculuktur demekteyiz.


Kendini okumak, düşünmek, kendi özünde özünü aramak. Her bulduğundan sonra ki davete daha derin ikramlara ulaşmak için o özlerin özlerine bitmek bilmeyen seyahatleri göze almak, işte kendini arama seyahati, bir serüvenler zinciridir. Öğretici, öğrendikçe hiçbir şey bilmediğin gerçeğine kavuşturan bir serüvenler dizisi.


Sokrates kendini bulmanın sonunda, erdem kavramına ulaşmış. Kimi düşünceler etiğe, kimi melekliğe, kimi görüşler tanrılığa kadar götürür yolu. Kendini tanımak eninde sonunda insanı, insan tanımı içindeki varlığa götürür. İbadet, meditasyon, astral spirütel anlaklar hep bu kendini bulma yolculuğunun alternatif yolları, yöntemleridir.


Kendini bulan, beden denilen cesetten çıkış yolunu bulur, özgürleşir.


Özgürlüğün tanımı da öyle demiyor mu “Genel olarak, kişinin kendi kendisini belirlemesi; bireyin kendisini, dış baskı ya da zorlamalardan bağımsız olarak, kendi arzu edilir ideallerine, motiflerine ve isteklerine göre yönlendirmesi”1 . Kendimizi bulunca bu serüvene bütüne belki de dinlerdeki tanrı, inanışlardaki güce varma, bütünü tamamlama olarak bakacağız. Bir bütünün parçası olduğumuzu göreceğiz. İlahi dinleri başlatan Tevrat söyleminden beri Tanrı özellikle yaratılışla ilgili nidaların da “Biz” demektedir. Biz bu kendini tanıyan, bulanlar da olabilir.


Aslında Milete, Thales döneminin Miletine bir gitmek gerek. O bereketli toprakları, kapısının üstünde “Kendini Tanı” diye yazan Delphi’yi bir ziyaret etmek lazım.


Ona göre, her şeyin başlangıcı sudur, evrenin canı vardır ve daimonlarla (cinler) doludur.”8

Bazılarına göre, ki aralarında ozan Khoirilos da vardır, ruhun ölümsüz olduğunu söyleyen ilk kişi o olmuştur.”8


Thalesin kendini bulma yolcusunda yolda dinleyeceği şarkı önerisi belki de şudur;

Akıllı düşünceyi gösteren çok konuşmak değildir,

Bir tek bilgeliği ara,

Bir tek onuru seç:

Böylece geveze insanların kesilmek bilmeyen seslerini kısacaksın.”8


Yine Thales ölümle, ölümsüzlük arasında bir fark olmadığını söyler. Ruh ölümsüz olduğuna göre, beden, elbise çürümüş ne fark eder ki, bakın o konu da bir cümle de ne demiştir:


Ölümle yaşam arasında hiç fark olmadığını söylüyordu. ‘Peki, sen neden ölmüyorsun?’ dendiğinde, karşılığı, ‘Çünkü arada fark yok’ oldu.8


Thales hayatı sudan başlatmıştır, nem başlangıçtır. Peşinden sonsuz ruh kavramı üzerinde düşünmeye başlamıştır. Ruh ve su birlerine çok bağlı kavramlardır, tanrı kavramı gibidir. Thales suya tanrısallığı hayatı başlatma noktasında vermiştir. Ruhu suya özdeşleşmiş, ruha da tanrısal sonsuzluğu vermiştir. Ruhun bedensiz yolculuğu, suyun yolculuğu ile aynıdır, bütüne ve kendiliğindene. Tanrı insana o kadar yakındır ki Thaleste idrakinde bile düşüncesinde bile Tanrının kaydı ve takibi vardır;


Biri ona insanın tanrıdan gizli suç işleyip işleyemeyeceğini sordu; o da ‘aklından bile geçiremez’ dedi.” Neden aklından bile geçiremez diye sorarsanız, o tenin altı üstü hep tanrıdır da ondan, kişiye şah damarından daha yakın olan, kendinin haberi olmadan düşünemeyeceği düşündüğünü bile bileceği yalnızca kendisi vardır. Tabi farkına varabilirse, kendisine en yakın olanın kim olduğuna yoksa ister çok ister tek tanrılı olsun, ister tanrı inkarcısı olsun bir sürü simgeler yaratır. Kendini tanımak, tanrınla yüzleşmektir. Yine kendini tanımayla ilgili olarak ;


Thales “Neyin zor olduğunu sorana: ‘Kendini tanımak’, neyin en kolay olduğunu sorana: ‘Başkasına akıl vermek’, neyin en tatlı olduğunu sorana: ‘Kavuşmak’, tanrının ne olduğunu sorana: ‘Başı sonu olmayan şey’ . “8

Thales dönemi, Anadolu uygarlığının en rahat, refah olduğu dönemler diyebiliriz. Thales dönemi aynı zamanda yedi bilge’nin yaşadığı dönemlerdir. Burada “Kendini Tanı” sözü Thales’in sözüymüş gibi algılanmasın. Aynı sözü Spartalı Khilon söylemiş gibi yazanlarda var “GNOTHI SEAUTON” (Kendini Bil) zaten kehanetin ve Bilgeliğin merkezi Delphi’nin kapısında yazdığına göre onlarda önce de vardı. Thales zaten Delphi tapınağının hemen dibindeki bir kent olan Milette yaşıyordu. İbadet merkezi Delphiye gitmemiş olması ve o yazıyı görmemiş olması imkansız. Ama Thales bu sözü özümsemiş, su ile ontolojik felsefe soruyu başlatmıştır. Thalesin o dönemdeki çalışması ve soruları kendini tanımaya çalışması ile alakalıdır. Kadim Gılgamış mitosu bile kendini bilmek üzerine değil mi esasında. Thales o dönemde Delphi’den ödünç aldığı bu söz ile felsefenin kimi taşlarını döşerken, kurduğu varlık sorunu ile bu sözü birbiriyle sürgit paralel devam ettirip düşünmüş. Kendini tanımanın hangi tözden yaratıldığımız gerçeğinden, varlığın hangi tözden gerçeğine çıktığı onun kendi felsefesinde “Su” arkhesi yolunda birleşmiştir varlığın başlangıcını oturttuğu felsefi temel. Su, tüm şeylerin arkhesidir. Bunun devamıyla tüm şeyler Tanrılarla doludur (daimonlar), dünya (karalar) su üzerindedir. Ve manyetizma bir ruha sahiptir. Bugünkü teoloji-ilahiyat ile Sokrates sonrası felsefenin de izleri aslında bu antik düşün dönemi içinde vardır.


Kendini bulmak, kişinin buna karar verdikten sonraki amacı, hedefidir. Hermann Hesse Nobel ödüllü kitabı Siddhartha’da, kahramanın hedefini şu cümlelerle anlatmakta;


“Bir hedef bulunuyordu Siddhartha’nın önünde, tek bir hedef: Arınmış olmak, susamalardan arınmış, düşlerden, sevinçlerden, acılardan arınmış. Ölerek kendinden kurtulmak, ben olmaktan çıkmak, boşalmış bir yürekle dinginliğe kavuşmak, benliksiz düşünmelerle mucizelere kapıları açmak, işte buydu onun hedefi. Ben tümüyle safdışı bırakılıp öldürüldü mü, gönüldeki tüm tutku ve dürtülerin sesleri kısıldı mı, işte o zaman gözlerini açacaktı en son şey, varlıktaki artık Ben olmayan öz, o büyük giz.” (Sayfa 24)


Aslında Hintlilerin Nirvanasında da kendini bulma yolculuğunun başka uygulamalardaki hedefi vardır. O hedefte çok açıktır; yaşam çevriminden bir daha o çevrime dönmemek üzere kurtulmak ve varlıkların kendini bulmak uğruna o kasvetli ırmağa dalıp, sürekli o kısırdöngü de kalmak. Halbuki kendini bulmak, bütünle bütün olmaktır. Kısırdöngüden yani evrensel devinimden çıkıp her şeye seyirci olmak. Huzur, esenlik ve barışın içinde olmak.


“Kendi hakkımda hiçbir şey bilmeyişim, Siddhartha’nın bana böylesine yabancı, böylesine bilinmez kalışı bir nedenden bir tek nedenden kaynaklanıyor. Kendimden korkuyordum çünkü, kendimden kaçıyordum! Atman’ı arıyor, Brahman’ı arıyordum; Ben’imi parçalara ayırmak, kabuklarından birer birer soyup almak, bilinmedik özünden tüm kabukların çekirdeğini, Atman’ı, yaşamı, Tanrısal’ı, o en son nesneyi ele geçirmek istiyordum. Ama bunu yaparken kendi kendimden oldum.” (Sayfa 47)


Kendini tanıma, kendini bulma belki de kendi olma serüveninde insan yukarıda Siddhartha’nın yaptığı gibi kılavuzlar aramak yerine kendisi kılavuz olmalı, kendine. Kendi kendine öğrenmeli kendini bulduğu kendisine öğretmen olmalı. Farabi’nin söylediği gibi “Bunları gerçekleştirmenin iki esas yolu vardır: Öğretim ve eğitim” (sayfa 31). Bunu yaparken Buda’nın aydınlanmak için oturduğu Bo ağacı gibi bir ağacı olmalı kendinin, kendi ruhunun altında gölgelenmeli. Kendi ruhu ona altında oturduğu Bo ağacı olmalı. Kişi derin düşüncelere dalarken, ruh yapraklarının hışırtısıyla huzur vermeli kişiye. Beden o ağacın altında, gölge de güvende kalmalı ve ruh özgürleşmeli, kabı güvendeyken, o derin düşünce yolculuğuna çıkmalı, bütüne ulaşmak için kendi tefekkürünü olgunlaştırmalı. Ve Buda’nın Bo ağacının altında ulaştığı aydınlanmaya o da kendi ruhunun özgürlüğünde olgunlaştırdığı tefekkür ile ulaşmalıdır.


“… Bundan böyle kendimi öldürüp kendimi parçalara ayırıp da yıkıntıların ardında bir giz aramaya kalkmayacağım. Bundan böyle ne Yogo-Veda, ne Atharva-Veda, ne çileciler, ne de herhangi bir öğreti olacak öğretmenim. Kendi kendime öğretmenlik yapacak, kendi kendimin öğrencisi olacak, kendimi tanımaya, Siddhartha’nın gizini tanıyıp öğrenmeye çalışacağım.” (Sayfa 48)

 

“Schopenhauer’in insan imajı da hayat felsefesi gibi kötüdür. İnsan, yaratıkların en bencilidir. Ömrünün bir dakika uzayacağını bilse bütün dünyayı mahvetmekten kaçınmaz. Erdeme götüren tek yol; iradenin, isteğin inkarıdır. Egoizmin kökü kurutulmadığı sürece erdem gelişmez. İradenin, isteğin inkarı ancak acıma (mitleid) duygusu ile mümkündür. Merhametli insan hemcinslerinin duygusunu, paylaşabilen kişidir. Merhamet ile sevgi arasındaki sınır fark edilmeyecek niteliktedir, sevginin temeli acıma duygusudur : sevgi ise en yüce şekline düşman sevgisinde ulaşır.3 “ Bu düşman insanın kendisi, nefsidir. Onunla mücadele onu tanımaktır. “Bu safhada bir çeşit asketik tutum, bir ermişlik, bir peygamberlik erdemi gereklidir. Her türlü çabanın yeni bir his doğuracağını anlamak, aslında bir çeşit bilgeliktir, öğrenmekle elde edilemez.”4


“Tasavvufta ‘insan öldükten sonra, mezarında sorulacak ilk soru, Rabbin Kim ? olacaktır’ demiştik. Çok göreceli bir anlamdır bu. Gerçekten sorulacak mı bilmiyoruz. Ama Rabbin kim? Sorusu Tasavvufta çok önemli bir yer tutar. Rabbin Kim? Sorusuna verilecek cevap için gerçekte Rabbin kim olduğunu bilmek gerekir. Tasavvufun en temel felsefe bilgisi ‘Kendini, Rabbini Bil, Geliş’ kavramıdır. İnsan, Rabbin Kim? Sorusuna cevap verebilmesi için, önce kendini bilmesi en temel kuraldır.”


“Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz. Ve biz ona şah damarından (habli verîd) daha yakınız.” (Kâf Suresi 16.ayet)


Yaratıcı İlah kavramı dinlerin temel inanışlarından biridir. İslam'ın temel kaynağı olan Kuran-ı Kerim de insanın yaratılışı ve yaratıcının insandan istedikleri konusuyla ilgili bir çok ayet vardır. Kuran da yaratıcı ilah yarattıklarından yalnız insana kendi ruhundan vermiştir. Yani kendileştirmiştir. Yine Kitapta bu dünyanın ilah adına temsilciliğini -halifelik- yapma görevini insana vermiştir. İslam'a göre insan nurdan yaratılmış olan meleklerin katına dahi çıkabilirken, melekler bile insana secde etmiş, yaradan tarafından insanların hizmetine vermiştir. Daha açık incelemek gerekirse insan bu yeryüzünün merkezine oturtulmuştur. Peki meleklik, halifelik, şahdamarından yakınlık nasıl yorumlanmalıdır? Nefis insanın içi özüdür aslında, insan kendi ile mücadelesinde kendini tanımalı, nefis mücadelesi denilen şey kendini bilme yolunda karşılaşılan engeller, zorluklar. Nefis mücadelesini kazanmak, artık kendini yönetebilmek, kendi özdenetimini sağlamak, özüne varabilmek, kendini dışardan seyredebilmektir.


“Dünya yaşamı, insanın önce kendini bilmesi, Rabbin bilinmesi olarak tanımlanabilir. İslam dininde kafir kavramı sıkça yer alır. Kafir: Kendini Tanımaz anlamına gelir. Kendini tanımayan dolayısıyla Rabbini bilemez.

Kendini tanımayanın genel özellikleri şöyledir: Maddeye gömülüp, ne olduğunu unutan kişidir. Kendi özünü tanımayan anlamına gelir. İnsan kavramı, yüce bir anlam taşır. Özgür, bağımsız, kendini tanıyan, olgunlaşan ve Rabbinden haberdar.

Kendinin ne olduğunu unutan ve hatırlamak için hiçbir çaba sarf etmeyen kişi, dolayısıyla vicdanı ile hesaplaşacaktır.

Bulunduğu kendini tanımaz durumdan, kendini bilen durumuna geçmesi için, hatırlamaya ihtiyaç duyar. İşte burada Rab planı devreye girer. Rab, kendini tanıtmak için çeşitli olaylara vesile olur. Rab bir rehberdir. İhtiyaç duyulan yol gösterici. Kişinin öz farkındalığı artana kadar da, bu çabasından vazgeçmez. Çünkü Rab planının görevi, ıslah edici, terbiye edicidir.

Dünya yaşamının tek amacı, insana kendini tanıtmaktır. Kendini tanıyan, kendini bilir. Kendini bile insan, Rabbini bilir. Bu insana ne kazandırır? Özgür iradesi ile kendini geliştirir ve dünyayı güzelleştirir. Dünya yaşamının beyhude bir savaştan ibaret olmadığını anlar. Hırslarını kontrol eder, diğer canlıların yaşamlarına saygı duyar.

İnsan ve insalık, ne yaptığını bilmeyen bir tavır sergilemekte! Dolayısıyla da, dünya bir savaş  alanına dönmekte.

Hz. İsa’nın ‘Rabbim affet onları, ne yaptıklarını bilmiyorlar’ sözü bundan ibarettir. ‘Ne yaptığını bilmeyen insanlar’ sözü, Hallac-ı Mansur, Hz. İsa, Hz. Ali ve birçok aydınlanmış ariflerden duyulmuştur.”5


Doğruyu yanlıştan ayırma kavramı, çeşitli zamanlarda Rab planından bildirilmiştir. Tasavvufta ve İslam dininde bu kavrama ‘Furkan’ adı verilir. Kuran-ı Kerim’in bir diğer ismi de Furkan’dır. Furkan kavramı, insan aklının ve düşüncesinin geldiği en yüce duraktır. Furkan: Doğruyu yanlıştan ayırt edebilme yeteneğidir. Doğruyu yanlıştan ayırt edebilen insanlık, dünyayı cennete çevirebilir.


Rabbini bilmek kişiye ne kazandırır?


İslam’da Arap filozofu Kindî’den sonra felsefeyi kuran ve geliştiren iki Türk düşünürü olmuştur. Akılcı olan bir düşünürlerden biri Farabî, öteki ise İbni Sina’dır. Çeşitli fıkıh kurallarının hakim olduğu ortamda dinle felsefeyi uzlaştırmaya cesaret etmişlerdir. İki düşünür de varlığın aslının Tanrı’dan geldiğini doğrulamışlar ve Hz. Muhammed’in peygamberliğini vurgulamışlardır. Ancak zaman kavramı, Tanrı’nın ilmi ve ölüm sonrası hayat hakkında yeni yorumlar getirmekte de geri durmamışlardır.


Özellikle mutluluk felsefesi üzerinde durarak bilgece yaşamanın ve ölçülü davranmanın önemine dikkati çekmişlerdir. Peygamberlerin vahiy (!) yoluyla ulaşmak istediği amaca, bilge kişinin akılla ulaşalı bileceğini dile getirmişlerdir. Adalet, doğruluk, itidal ve yiğitlik kavramlarını açıklayarak vicdanlara erdemin ilkelerini sunmuşlar, ancak temiz ruhların mutluluğa ereceğini açıkça belirtmişler.


Farabî insanları mizaç olarak üç gruba ayırır:

1.       Özgür insan : Yani bağımsız karar verenler. Böyle insan hür olduğunun farkında olan, aklı ile kainata mana veren, vazifesini bilen insandır. Bu Nietzsche’nin üstün insan tanımına yaklaşan bir tanımdır. Farabî’ye göre özgür insan, kendine yüklenen değerlerden sıyrılıp yüksek değerler alanına çıkan insandır.

2.       Hata yapıp ondan ders alan insan

3.       Hayvan gibi içgüdüleriyle yaşayan insan



İbni Sina’nin ruhun varlığı hakkında özgün görüşleri olan önder bir filozoftur. Sina bizim kelimelerimizle şöyle der; “biz boşlukta olduğumuzu düşünsek ve gözlerimizi kapatsak, bedenimizden ayrı bir şeyin, düşünen bir gücün varlığını duyarız. İşte bu ruhtur”. Kaldı ki insan bedeni, yaşlandıkça halden hale gelir. Ama ruhu olgunlaşır. Bedenin eskimesiyle insan ruhu eskimez. O halde ruh, bedenden farklıdır. İnsan, ruh ve bedenden yapılmıştır. Ruhunu erdemlerle süsledikçe insan mutlu olur. Akılcı bir düşünür olarak da aklın önemini vurgulamış, aklın kavramlar yaptığını, olaylar arasında bağlar kurduğunu, deneylerden yararlandığını, sonuç çıkardığını ve nihayet akıl ile insanın Allah’a inanabileceğini vurgulamıştır.


Mevlana’yı ele alalım, Mevlana tasavvufta o kadar ileri gidiyor ki felsefesini kavrıyor. Şöyle söylüyor: “Ey hacca giden kavimler! Neredesiniz! Nereye gidiyorsunuz? Sevgili buradadır, geliniz, geliniz” diyor. Yani her şeyi kendinizde bulunuz diyor. Yunus Emre’ye gelince onunda ifadeleri şöyledir;


Şeriat, tarikat yoldur varana

Hakikat, marifet ondan içeri.”


Yani hakikate varınız. Tarikatı değil, marifeti isteyiniz diyor. Yine Yunus diyor ki;

“Sen hala ne sanırsan,

Ayrığa da onu san,

Dört kitabın manası,

Budur eğer var ise.”


Yunus felsefe de ulaştığı derinliği gösterip, tarikatının falan değil her şeyin manasının insanın hakikati, insanın manası olduğunu söylemiştir.


Türk felsefe ve düşünü yalnız akılcı doğrultuda değil, tasavvufçu yönde de gelişmiştir. Toplumsal değişmenin sonucu olarak felsefi ekoller arasında mistik felsefe güçlenmiştir. Türkler bu alanda da dünya çapında büyük düşünürler yetiştirmiştir (Ahmet Yesevi, Hacı Bektaşi Veli, Mevlana ve Yunus Emre). Bu büyük düşünürler insan felsefesi yaparak, insanın saygıya değer bir varlık olduğunu, hayata anlam verdiğini, varlığının farkında olduğunu ve Tanrı önünde bulunduğunu belirtmişlerdir. Sevginin insanı Tanrı’ya yaklaştıracağını açıklayarak varlıkta birlik felsefesini dile getirmişlerdir. Ve Hallac-ı Mansur “Ene’l Hak” diye yaklaşılacak Tanrı’nın kim olduğunu açıklamış. Vahdeti vücuda erdirmiştir.

39 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page