HEP TARTIŞILAN ARABİ
- özdenbekir karakaş
- 4 gün önce
- 5 dakikada okunur

Bu yazı beş yıl bir kenarda kaldı. Çok değer verdiğim birinin hatırlatması üzerine unutulduğu yerden çıktı...
Elimde bir kitapla bu kadar uzun süre oturduğumu hiç hatırlamıyorum. İslam’ın en çok tartışılan kişiliklerinden biri olan Arabi’nin Fusûs Ül-Hikem kitabı. Kütüphanemde yıllardır duruyordu. Milli Eğitim Bakanlığı Şark İslam Klasikleri serisinden 1992 de çıkmış çevireni Nuri Gençosman.
Elimde çok tutmuş olmamın sebebi, anlaşılmazı zor olması. Belki derinliğinden, belki de adının iddiasından “Hikmetlerin Özü” (Fusûs Ül-Hikem). Ben o özü kavrayabilmek için birkaç defa okuyacağım gibi.
Şeyh-i Ekber deniliyor bu da aynı zamanda Ekberiyetçilik* akımının İslam da başlamasını sağlıyor. İslam Âleminin Şeyh-i Ekber, Sultan ül-arifin, Hatem ül-evliya, Kutb-u Hüman gibi birçok manevi vasıflarla övdüğü Ebubekir Muhyiddin Muhammed bin Ali, İspanya’da Endülüs Müvahhidin devleti dönemlerinde Hicri 560 Miladi 1165 yılında Mürsiye kentinde doğmuştur. Soyu İspanyanın fethinden sonra Hicaz’dan göçüp oraya yerleşmiş Arap mücahitlerinden ve kabileleri cömertlikleriyle meşhur Hatem-i Tâî’nin mensup olduğu Tay kabilesindendir. Kendisine Arabi denilmesi bu Arap soyundan dolayıdır.
İbn Rüşd’ün öğrencisi olduğu iddia edilir. Mürsiye’de ki ilk eğitimini 8 yaşına kadar terbiyesi altında kaldığı babası Ali bin Muhammed bin Ahmet bin Abdullah ül-Hatemiyy üt-Tai’den almış. Sonrasında İşbiliyye (Sevilla) şehrine ailece göçmüşler burada dönemin fıkıh, ilahiyat ve tarih bilgini İbn Beşküval’den ve hadis bilgini Ebu Muhammed’den eğitim almıştır.
İbn Rüşd’den eğitim aldığı ve sonrasında rüyalanarak aralarına ilahi perde çekildiği konusu hâlâ İslam tarihçileri ve tasavvufçuları arasında tartışma konusudur. Kimi kaynakta İbn Rüşd’den belli bir dönem eğitim aldığı sonrasında İbn-i Arabi’nin manevi bir rüya sonucunda büyük filozofun öğrencisi olmayı bıraktığı ama büyük filozof Marakeş kadısı iken vefat ettiğinde cenazesinde hazır bulunduğu kendi anlatımlarının da vardır.
İbn Arabi çok yer gezmiş bunlar sayfalarca sürebilir. Konya da, Malatya da bulunmuştur. Konya’nın büyük Fakihlerinden Sadrüddin Konevinin üvey babası oluyor. Şama sonra Malatya’ya geliyor. Malatya da bir çocuğu daha oluyor. Onu da bırakıp tekrar Eyyubilerin en parlak döneminde bilim ve ilimin merkezi Şam’a yerleşiyor.
Bugün tasavvufun temel kavramlarının, iddialı olacak ama tasavvufun ana çekirdeğini oluşturan İbn-i Arabi’nin kavramlarıdır. Özellikle İslam’ın sofu kesimi tarafından ağır eleştirilere ve reddiyelere tabi tutulmuştur.
*Muhyiddin İbnü’l-Arabî birçok şeyhle görüşmüş, onların telkin ve tavsiyelerinden faydalanmış, hatta kendilerinden hırka giymiş, bunları üstatları ve şeyhleri olarak saygıyla anmış olmakla beraber bir şeyhe intisap edip sülûkünü tamamlamış bir mutasavvıf değildir. Bu husus, doğuştan sahip bulunduğu mânevî istidadın ve kendi ifadesiyle “hâtemü’l-velâye” (velîliğin mührü) oluşunun ona verdiği bir istiğnâ hali olarak değerlendirilebilir.
Muhyiddin İbnü’l-Arabî’ye “Şeyh-i Ekber” unvanı dolayısıyla Ekberiyye, soy nisbetinden ötürü Hâtemiyye ve Arabiyye, mahlası Muhyiddin’e nisbetle de Muhyiyye adlarıyla anılan bir tarikat nisbet edilmiştir.
İbn-i Rüşd ve Gazali gibi Platon ve Aristo felsefesini hem kaynaştırmak hem de İslam terminolojisi ile uyumlu hale getirmek için uğraşmıştır. Nasıl ki Gazali “Tehafüt ül-felâsife” (Filozofların Şaşkınlıkları) eserini kaleme aldığında ağır eleştirilere maruz kalmış. İbn Rüşd bütün hayatı ve günümüze kadar eleştiriliyorsa İbn-i Arabi de bu eleştirilerden nasibini almış ve almaya devam etmektedir. Arabi de felsefe konusunda yüksek cesaret gösteriyor, sofuların olaylara baktığı gibi dış kabuğuna bakma durumuna hiç de bağlı kalmıyor.
“Hakikat, ister filozof tarafından keşif ve ilham yoluyla ifade edilmiş bulunsun, isterse mukaddes kitaplar tarafından telkin edilsin, denktir; yeter ki hale ve makama uygun olsun.”
Yukarıda yazdıklarımızda Muhyiddin-i Arabi’nin İslam dünyasında çok tartışılan bir kişilik olduğunu belirtmiştik. Arabi’nin tartışılması yanında onu red ve inkâra, hatta tekfire kadar giden gayretkeşlik bugünde aynı şekilde devam etmektedir. İslam tasavvufunu bir ilim halinde derleyip, telkin etmek isteyen bazı Arabinin Sofiye (mistik, gizil) metinlerini çözebilecek bazı anahtarlar vermişlerdir. Abdülkerim-i Kuşayrî’nin Risale-i Kuşayriye’si, Kaşâni’nin Istılâhat-ı Sofiye’si, Seyyid Şerif Cürcanî’nin Kitab üt-tarifat’ı gibi öğretici içerikli ana eserlerini araştırıp, incelemeden Arabi metinlerine anlam vermek neredeyse imkânsızdır.
İslam tasavvufunun ve bu arada Vahdet-i Vücut felsefesi ile İnsan-i Kamil kavramlarının ana prensiplerini destekleyen, Kur’an ayetleriyle Hadis-i Kudsî’ler ortada iken zahîrici ulemanın bunları insaf ve erdem muhasebesi ile tetkik etmesi daha doğru olacaktır.
Yazımızın başında konu olan ve Arabinin vefatından iki yıl önce yazdığı Fusûs ül-hikem eseri, Şam da bulunduğu sırada görmüş olduğu bir rüyadan sonra olmuştur. Bu rüyanın gerçek bir rüya olduğu özellikle tasavvuf ehli tarafından özellikle belirtilmektedir. Arabi o gece mana âleminde Hazreti Peygamberi görüyor. Peygamber elinde bir kitap tutmuş, kendisine hitap ederek, “bu Fusûs ül hikem kitabıdır. Bunu al ve halkın faydalanması için muhteviyatını açıkla” diyor. Arabi de Yüce Peygamber’in bu manevi işaretine uyarak hemen Cenab-ı Peygamber’den aldığı emir ve ilham çerçevesi içinde, kitap muhtevasını, ekleme ve çıkarma yapmadan, noksansız olarak naklediyor. İşin aslı onun ifadesi ile Hazret-i Peygamber’den aynen nakil ve halkın anlayacağı şekilde tercüme ediyor.
Eserin ana temasının “insân-ı kâmil” olduğu söylenebilir. Bu bakımdan Fuṣûṣü’l-ḥikem’i zâhirî ve yatay düzlemde bir peygamberler tarihi; bâtınî, metafizik ve dikey düzlemde tasavvufî bir na‘t-ı nebî gibi görmek de mümkündür. Hikmetin asıl kaynağının nebevî olduğuna işaret edilen kitapta baştan sona zâtiyyet, ulûhiyyet, rubûbiyyet, vücûd, mevcûd, izâfî vücûd, adem, âdem, âlem, insân-ı kâmil, hakîkat-i Muhammediyye, hakikat, vahiy, tecelliyât, zuhûr, akıl, ruh, nefis, isimler, sıfatlar, vahdet, kesret, nübüvvet, velâyet, imâmet, ilim, ma‘lûm, şirk, küfür, irade, küllîler, cüzîler, ibadet, kıyamet gibi metafizik konulara İbnü’l-Arabî’nin bakış açısından açıklamalar getirilmektedir.
Kitabın asıl derdi insanları şerefli ve yüce hakikatlerle aydınlatmaktır. Kitap kısa bir naat başlangıçtan sonra her Nebi’ye bir hikmet verilmiş olduğu açıklaması ve yirmi yedi Peygamber’in ayrı bir hikmeti temsil ettiğini belirterek, eser 27 kısım da bu Nebi ve hikmetini izah etmektedir.
Bu hikmetlerin açıklaması sırasında Vahdet-i Vücut açısından her Nebi’nin temsil ettiği hikmet tahlil edilmektedir.
Eserin üzerine bina edildiği anahtar terim de bu “kelime” (logos) yahut “hakîkat-i Muhammediyye” denilen kavramdır. Buna göre her peygamberin bâtını bir kelimedir, fakat hepsinin sahip olduğu hakikat mertebesi farklıdır. Hakikatlerin hakikati ve küllî kelime ise Hz. Muhammed’in hakikatidir; diğer bütün mertebeler o kelimeden neşet eder, varlık sebeplerini ve bilgilerini ondan alırlar. İbnü’l-Arabî’nin “kelime”den kastı ile geleneksel felsefenin “logos”u arasında yer yer bir paralellik kurulduğu da olur.
Şeyh-i Ekber, Vahdet-i Vücut kavramını tarihi İskenderiye mektebinin kuramının bir devamı olarak değil, İslam Dininin özünde ve iman akidelerinde belirtilen hakikat mezhebi olduğunu özellikle belirtmektedir.
Bazı muhkem ve müteşabih Kur’an ayetlerini bâtıni manaları ve hakikat lisanıyla tefsir ederek bütün varlığın tek ve eşsiz Vücud-i Mutlak’tan belirdiğini söylemektedir. Bu Zât-i Mutlak’ın kendisinde mevcut durum ve nispetleri izhar etmesiyle sonsuz çokluk meydana geldiğini, fakat bu çokluğun hakiki birer varlık olmayıp her an bir hal ve durum da bulunan Zat’i Mutlak’ın değişik tecellileriyle var olmakta ve yeniden emsallerinin yaratılmakta bulunduğunu anlatır.
Ona göre Zat-i Mutlak’ta düşünce (bilkuvve) de mevcut olan kudret ve nispetlerin bilfiil görünen âleme çıkması, eşya ve kâinat dediğimiz âlemi doğurmuştur. Daha doğrusu Zat-ı Mutlak kendisini eşya ve kâinat suretinde açığa vurmuştur.
İbn-i Arabi hakkında tartışmalar ve İslam âleminin dışlamaları hakkında Fransız düşünür Voltaire şu acı nükteyi söylemiştir. Yazımıza Fransız düşünürü sözleriyle son verelim.
“Müslümanlar içinde bir adam çıkmış, onu da kendilerinden saymıyorlar.”
Kaynakça:
Muhyiddin-i Arabi. Fusûs Ül-Hikem. Çeviren. Nuri Gençosman. MEB Yayınları. Ankara, 1992
İBNÜ’l-ARABÎ, Ebû Bekir. İslam Ansiklopedisi. https://islamansiklopedisi.org.tr/ibnul-arabi-ebu-bekir
Ekberiyet. İslam Ansiklopedisi. https://islamansiklopedisi.org.tr/ekberiyye





Yorumlar