top of page
  • Yazarın fotoğrafıözdenbekir karakaş

DEVLETTE DEVAMLILIK ESASTIR 5 OTTOMAN/ATTAMAN- OSMANLI




Ottomanın kuruluşu meselesi, kaynak yetersizliği sebebiyle bu yetersizliğe eş olarak çok miktar da yanlış, hurafe ve manipüle bilginin sokuşturulmuş olması sebebiyle Osmanlı diye andığımız bu topluluğun menşei, ne zaman, nereden geldikleri konusu hep tahmin yığınıdır. Israrla temellendirilmeye çalışılan XIII. Yüzyılın ilk yarısında Moğol baskısı sebebiyle Hârizmlilerle beraber gelen Kayı (!) boyu hikayesidir. Bu hikaye’nin figürlerinden biri olarak ortaya atılan Osmanlı’nın atası “Süleyman” karakteri öyle bir duruma getirilmiştir ki Selçuklu sarayıyla akraba edebilmek maksadıyla ve Kayı (!) boyu söylencesinin altını doldurabilmek maksadıyla Kutalmış Süleyman Şah’a kadar gelmiştir. İşin aslı “Süleyman” karakterinin varlığı da Harizmlilerle beraber gelmek, Kayı olmak gibi çok temelsiz ve delilsiz olarak durmaktadır.


Danişmend Gazi Destanında adı geçen “Süleyman” karakterinin Osmanlının atası yapılması birazcık boşlukları doldurma gayreti gibi görülebilir. Bu sebep dolayısıyla eğreti durmaktadır.

Osmanlıların atalarının kimler olduğu ve nereden Anadolu’ya geldikleri konusu bir yana, henüz devletin isim babası olan Osman Gazi (!?)’nin askeri ve siyasi faaliyetleri hakkında dahi doyurucu bilgiye ulaşmak mümkün olmamıştır.


Osman Gazi (Otto/Odman/Otman)’den bahseden tek dönem kaynağı Bizans tarihçisi Pachymeres olup, onun verdiği bilgilerde oldukça sınırlıdır (orada bile Osman olarak değildir). Bu kadar bilizmezlik içinde Osman Gazi(!) adına okunan hutbenin etkisi bile sorgulanırken, cihanşümul bir devlete adı verilen Osman’ın faaliyetleri sadece Bithynia bölgesiyle sınırlıdır.


Ertuğrul’un (ki Ertuğrul ismi konusu da döneminde çok iyi çalışılmalı o zaman o dönem içinde biraz daha rahat yol alabileceğimiz ve boşlukların bir kısmını sağlam delillerle ve mantıklı akıl yürütmelerle doldurabileceği kesindir. O yüzden “Ertok” ismi de bir yerlere kaydedilmelidir.) kendisinin, çocuklarının, atalarının hatta torunlarının adına bakıldığında oğlunun birinin adının Osman olması ve atalarının birinin adının Süleyman olması pek garip kalmakta ve mantıki bir açıklama getirilmemektedir. Dönem kaynakları, dönem isimleri tarandığında bile Ataman, Taman ve Toman şeklinde bir ismin daha doğru olabileceği, “Toman” isminin ağırlıklı olarak kabul görmesi gerektiği bir gerçektir.


Ertuğrul babası konusunda Adnan Erzi’nin Osmanlı Devletinin Kurucusunun İsmi Meselesi (1942) adlı makale de; Mükrimin Halil’in mülkünde olan ve II. Murad zamanında bir zat tarafından tasnif olunan Mecmua’a fî tafsilî’l-aqâlim ‘il-sab’a va bilâdihâ isimli eserde Ertuğrul’un babası ‘Ayni’de olduğu gibi, Kiçikköz Musa al-Turkmâni diye yazılmıştır. Dikkat edilirse yine II.Murat dönemi ve yine bir aile tarihi oluşturma gayretkeşliği örneği.


Osman döneminden sonraki dönemlerde oluşturulmuş Osmanlı vesikalarında ısrarla “Osman”dan başka bir isme tesadüf edilmemesine rağmen, o dönemin vakıf defterlerinde Otman isminde bir kişinin çok fazla sayı da vakfiyesine ve mülküne rastgelindiği de aşikardır. Gregoras’ın ve Pachymeres’in eserlerinde bulunan Ataman ismi, özellikle İslam halifesi Osman’ın isminin bile doğru olarak kayda geçirilmesi sebebiyle ilginçtir. Ayrıca Arap Seyyah Şehabeddin bin Fazlullah el- Ömeri’nin eserinde “Toman” isminin yeralması, “Osman” ismine aşina olan Müslüman bir Arabın herhalde yanlış anlamasına yer vermeyecek kadar aşikardır.


Gerek Grek kaynakları, gerekse Arap-İslam kaynakları işin çözümüne götürebilmektedir. Bu kaynaklarda “Toman/Ataman” şeklinde yağunlaşma, ismin “Toman/Teoman” olmasını delillendirebilmektedir. Çünkü öncelikle “Toman/Teoman” ismi eski dönemlerden beri Türkler arasında büyük rağbet görmektedir. Buna İslami dönemden delil olarak Memlûk Hükümdarı “Tomanbay” verilebilmektedir. Keza Oğuz Destanında Kayıhan’ın oğullarından birinin adı da “Toman”dır.


Yine Türk mitolojisinde benzer bir isme daha rastlanır “Tuman”.

“… Tuman Han’ın oğlu… Yavlı, doğuştan âsil (doğuşlu) ve alp bir çocuktu.”

ÖGEL, Bahaeddin. Türk Mitolojisi 2.Cilt. Türk Tarih Kurumu. Ankara 2014. S: 23


Türkmenlerin şeceresi (Şecere-i Terâkime) de bugün Osmanlı hikayesinin içine girmiş hurafelere mitolojik olarak karşılaşmaktayız, İsimlerden Ertuğrul ismi de, Osman ismi gibi nasıl form değiştirerek bu Osmanlı kuruluş masalına girdiği pek de açık görünmektedir aslında. Biraz oradan biraz buradan alınmış hikayelerin parçaları zaten bunların Ortaasyadan beri yeteri kadar tahrip olması yetmezmiş gibi birazda o dönem ve sonra da değişik formlara sokulması bugün metin arkeolojisi yapmayı gerektirmektedir.


Eski Türkçede Tuman, “duman” anlamına gelmektedir. Aynı zamanda Uygurlarda Tuman, kişi adı olarak görülmektedir. Moğol kaynaklarında da “Tuman/Tümen” olarak geçmektedir. Moğolların kendilerini Türkleştirme döneminde Tuman ve Tümen adını taşıyan bir çok komutana rastlamak mümkündür. Fakat yine de Moğollardaki Tuman/Tümenin Türkçe Tuman/Duman’la anlamdaş olduğunu söylemek zordur. Göktürk Devletinin kurucusu Bumın Kağan’ın adı da Çin kaynaklarında T’u-men olarak yazılmıştır. Meşhur Hun hükümdarı, Mao-tun (Mete)’nin babasının adını da T’ou-man (=Tuman) olarak okumak gerekmektedir. Türk lehçelerinde Tuman sözü, “bulut ve karanlık” anlamına gelmektedir. Türkçe de dağları içine almış dumanla, dağlar üzerinde gezen duman için söylenmiş birçok deyim vardır. Kaşgarlı Mahmud’un kitabında geçen birkaç deyim şunlardır;

Tuman turdı (Duman koptu, duman yükseldi)

Yaşın atıp yaşnadu, tuman turup taşnadı (Şimşekler atıp çaktı, bulutlar durup karşılaştı)

Bulut örüp kök örtüldi, tuman türüp tolı yağdı (Bulut çıkıp, gök örtüldü; duman toplandı dolu yağdı)


Ebülgazi Bahadır Han’ın Eseri Türkmenlerin Seceresi (Şecere-i Terâkime) nde, Tuman Han hikayesinin ilgili kısmını biraz aktardığımızda Osmanlı masalının nasıl oluştuğu da biraz olsun aydınlanacaktır.

Doylı-Kayı her zaman Korkut-Ata’nın sözüne göre hareket ederdi. Korkut’tan başka Inak-Begleri de vardı. Bunlardan birisi, Bayındır ilinden Bükdüz adlı biri; diğeri de, İgdir ilinden Dönge idi.

Doylı-Kayı çok yıllar padişahlık etti. Oğlu yok idi.Aşını yedi, yaşını yaşadı, uzun ömür buldu ve sonra da öldü.

Doylı-Kayı’nın kendine çok yakın bir kardeşi var idi. İlin şöhretli bir efendisi (İgü) olarak oturur idi. Adı Erki idi. Bütün Oğuz ili yığılıp geldiler. Korkut-Ata’nın başlık ettiği beyler şöyle sordular:

- Han’ın hanımlarından (Köç) hiçbirinin çocuğu var mı?

Daya-Hatun adlı bir hatun geldi ve:

- Han’ın hatunlarından biri hâmiledir. Ümidimiz var ki, çocuk doğacak, dedi.

Bir nice günden sonra, Han’ın ölüm aşını (Ölük aşı) veriyorlardı. Bu sırada Han’ın oğlu doğdu, denince hepsi sevindiler. Haber getirenler de müjde (Süyünçi) dilediler.

Erki’nin başlık ettiği bütün beğler müjde verdiler. Halkı toplantı için davet (Savun) ettiler. Herkes kendi himmetine göre hediye ve kurban (Sokum) getirdiler. 400 at 4000 koyun kestiler. Erki, derilerden yapılmış üç havuz diktirdi. Bir ay, gece ve gündüz şenlik yaptılar. İyi veya kötü herkes, yeme ve içme ile meşgul oldular. İhtiyarlar yaşını unuttu; fakirler de malsızlıklarını unuttular. Zenginler de ölümün ne olduğunu düşünemediler. Bunun üzerine Oğuz ili Korkut’a şöyle dedi:

- Gel, bu oğlana çok iyi bir ad koy!

Korkut da:

- Bunun adı Tuman-Han olsun, dedi.

Bunun üzerine halk:

- Daha iyi bir ad koy! Dediler.

Korkut da:

- Bundan daha iyi ad olmaz, dedi ve ilave etti:

- Doylı-Han öldüğü zaman, yurdumuzu duman tutmuş ve karanlık olmuştu. Bu oğlan dumanda doğdu. İkinci olarak, gönlümden iyi bir alâmet (İrim) doğdu. Böyle deyip, yaptım. Onun için de adını Tuman koyuverdim. Çünkü duman uzak durmaz, fakat çabuk gider, yok olur. Dumanlı gün, güneşli olur. Dumanın içi aydınlık olmaz. Azıcık (Azğana) bir dumanı, ben bu oğlanın küçüklüğüne benzetiyorum. Onun sonunu da, bir güneşe benzetiyorum. Onun bir yiğit olup, babasının tahtına oturup, devletli ve uzun ömürlü olmasına benzetiyorum!

Bunu işiten halkın hepsi Korkut’a:

- Aferin! Aferin! Deyip, çok memnun oldular ve Tuman’a çok dualar kıldılar. Bundan sonra, Korkut’ın başlık ettiği halk Erki’ye şöyle dedi:

- Bir ay toy yaptırıp ziyafet verdin; fakat yemeklerin hâlâ bitmedi. Havuzlara döktürdüğün kımız ve ayranın, bir gölün suyundan da çok idi. Artık bundan sonra size Köl-Erkin-Han diyeceğiz! Tuman senin öz oğlun olsun. Ağabeyin Doylı-Han’ın tahtında otur ve hanlık kıl! Eğer Tuman büyür de bir yiğit olursa, ona ne vereceğini kendin daha iyi bilirsin!

Böylece Köl-Erkin’i Han yaptılar ve hepsi beraber iyi hayat sürüp oturdular. …

ÖGEL, Bahaeddin. Türk Mitolojisi 1.Cilt. Türk Tarih Kurumu. Ankara 2014. S: 255-257


Günümüz Osmanlı tarihçilerinin büyük bir bağnazlık içinde sürekli olarak pek de tutarlılığı ve dayanağı olmayan ezberler üzerinden Osmanlıları Türkleştirmek ve İslamlaştırmak için büyük gayreti içindedirler. Osmanlı mutlaka ama mutlaka bir Türk boyuna bağlı olmalı, bu tarih ezbercilerinin belirlediği rotadan Anadolu’ya gelmiş ve onların tevatürlerinden oluşan oluşan süreçlerden geçmek zorundadır. Osmanlı Araştırmacıları mutlaka ama mutlaka işe koyulmadan önce belli amentülerle girizgah yapmalı. Belli ezberleri cümlelerin içine yerleştirmelidir. Osmanlı her ne şekilde olursa olsun işin sonunda Müslüman Türk bir devlet olmalı, bütün kuruluş gayesini dinden sonra da ırktan almalıdır. Eğer bu amentülerde açık kalmış veya tutarsız olan bir taraf olduğunda o boşluklar ulvi (!) yorumlarla doldurulmalı, bazı tarihçiler –karşı, batıcı, oryantalist, modernist, yorumcu; tarihçiler- karşı bir tez öne sürdüklerinde hep beraber bunlar dönemi bilmeyen, arşivden bihaber veya yanlış algılayanlar olarak yaftalanıp hemen aynı ezberlerle bu tezler değersizleştirilmeli, reddedilmelidir.


Bir tarihçi o dönemin oradaki kültürel ve siyasi figürü Bizans’a araştırmasını çevirdiğinde yine hep beraber “Hayır, Osmanlı Selçuklu içinde aranmalıdır?”. Peki aranmalıdır da “Neden?” diye sorduğunuzda da söylenen ezber cümlesi şudur: “Günümüz Osmanlı devlet ve kültürünün oluşumunda Orta Asya ve Anadolu medeniyetinden söz etmek ‘milliyetçi bağnazlıkla’ bir tutulmaya başladı”dır.


Tarih bilimini objektif bir platformda incelemezsek, bilimsel akıl yürütme metodolojisini uygulamak yerine, güdümlü akıl yürütmeye devam edersek, Yıldırım Beyazıd’a Timur’un sorduğu sorunun telaşı ile cevaplar türetmeye başlarız. Ne sormuştu Timur, Yıldırım Beyazıd’a “Kayıkçının torunları değil misiniz?”. Neden Timur Türk boylarılarından birine bağlı ise Osmanlı da haberimi yoktu? Bilmiyor muydu? Veya Osmanlı’yı II.Muradın alelacele konumlandırdığı boy’un altı boş mu çıkmıştır? Acaba kayık’ta bir delik mi vardı da su almaya başlamıştı? Bu kayıkçılık Osmanlıyı neden telaşa düşürmüştü?


Bu karşı çıkışlarda öne sürülen iddialardan biri şu: Anadolu Selçuklu İslâm Medeniyetinin tamamen görmezden gelindiği savı; Hiçbir tarihçi Selçuklu medeniyetini inkâr etmiyor fakat Osmanlıyı zorla Selçuklu mirasçısı yapmak için Osmanlının oluşturduğu yapı içinde eser miktarda görülen Türk Selçuk etkisini abartarak büyütmek ve Osmanlıyı Selçuklunun varisi yapmak için sürekli tekrarlamak tabi ki o durum ne kadar tekrarlanırsa tekrarlansın öyle yapmıyor, gerçek durumu değiştirmiyor.


Evet Osmanlı/Ottoman’da Selçuklu etkisi eser miktardadır. Selçukluyu etkilemiş Farsi bürokrasi etkisi bile ileri ki dönemlerde daha etkili olmuştur, Osmanlı da. Osmanlının Selçuklunun varisi olma ve İslam kültürünün bayraktarı olma gibi amaç ve stratejisi yoktu. Böyle hareket ettiğine dair sonra ki dönem mübalağa yeteneği bayağı yüksek vakanüsçülerinin sokuşturduğu hurafeler, ruhani durumlar dışında.


Bugün tarihçiler Osmanlı tarihini açıklarken ki, o dönem Avrupa dahil bu coğrafya tamamen Osman ismine aşinayken neden kroniklerde “Ottoman” dediklerini bile açıklayamamakta, lafı ağızlarında yuvarlamakta, güdümlü akıl yürütmelerinin her çeşidini sunmaktadırlar. Bir beyin jimnastiği yapar gibi (tümevarım akıl yürütmesi de olabilir) ortaya fikir olarak; Osmanlı için Bizansla beraber o dönemlerde yeşeren Kutsal Roma German İmparatorluğuna da bir bakmak lazım gelir dendiğinde, “hayır, Osmanlıyı yalnızca Müslüman Türk Selçuklu içine bakarak anlayabiliriz” denmektedir.


II. Murad, II. Abdülhamid dönemlerinde iyiden iyiye hurafe tarihi haline gelen Osmanlı (özellikle zaten karanlık olan ilk kuruluş dönemi) tarihi, Köprülü döneminde tek otorite olan büyük tarihçinin çoğu hiçbir veriye dayanmayan karşı tezleri çürüttüm iddialarıyla, Halil İnancığın Osmanlı Tarihini yeni bir tarzda (saha çalışması) incelemesine kadar geldi. İnancık, özellikle son yirmi yılda muhteşem bilgiler ortaya çıkardı. Ve Osmanlı tarihi yeniden tarihçilerin gündemine alınıp, gerçek tarih olarak rayına girmesine sağladı. Fakat o da hocası Köprülünün bazı değişmez tabularını aynen kabul edip, hep Ortaasya, Selçuklu girdabında uğraştı durdu. Yazılarında bile bazı kısımlara tam temas edecekken, tekrar Köprülü ekolüne –kabullerine- dönüşler yaptı.


Kolay değil tabi, o kadar miras taşıdığı iddia edilen bir cihan imparatorluğunun kuruluş tarihini Avrupayla ilişkiler için dönemin tarihçisine –Efdaleddin Bey- Sarayın sipariş etmesi o da bir tarihi sunması ve uygun bulunması. Kendi asalet ve emperyallik armasının bile bir başka emperyal tarafından hazırlanıp hediye edildiği, yine saray tarafından Avrupa’ya anlatılmak üzere soy ve kuruluş hikâyeleri aile şecerelerinin sipariş edildiğini unutmamak lazım. Bir telaş sınırlı süreli sipariş edilen bu hikâyeler de bugün artık, bütün tarihin gerçekliğini gölgelemekte hatta karartmaktadır.


Osmanlıyı, Balkanlıların/Rumların veya mevcut Anadolu toplumunun kurmuş olduğunu belirten karşı oldukları tez’in karşısında, çok sevdikleri bir tez var, “Gaza”cılık tezi.

“Bizans’ın birçok bakımından Osmanlı İmparatorluğu’nda devamı, bir tarih gerçeğidir ama Osmanlı Devleti’ni anlamak için bu, tek kaynak değildir. İslâmi gaza ideolojisi ve ilk Osmanlı vezirlerinin ulemadan olduğu gerçeği gözardı edilirse, Osmanlı Devleti’nin kuruluşu anlaşılmaz. Evvela, “Wittek Gazi Tezi’ diye bir şey yoktur. Wittek’e mâl edilen bu ‘tez’, Orhan (1324-1362) dönemine kadar çıkan tüm kaynakların üzerinde durdukları bir gerçektir. Osmanlı Beyliği’nin, savaşçı gaziler ve hukuk ve kurumlar bakımından Edebali, Çandarlı Halil, Karamanlı Rüstem Alâeddin Paşa gibi ilmiyeden gelen ulema –bürokratlardan kurulduğu açık tarihi bir hakikattir. Bu yapay bir spekülasyon değildir.”

Halil İnancık, “Osmanlı, Bizanstan mı?”. Bilim ve Ütopya Dergisi. Ocak, 2005 (sayı:127). bilimveutopya.com.tr/Osmanlı-bizanstan-mi


Osmanlı tarihi mukayeseli olarak değerlendirilsin diyenlere de Osmanlı tarihçileri (İslam-Türk sentezi Osmanlı Tarihçileri) hemen karşı çıkar. Büyük Osmanlı Tarihi Bilgesi (gerçekten Osmanlı tarihçiliğinin gerçek çınarı ve kaynağıdır) Halil İnancık’ta karşı çıkıyor;

“Öte yandan memleketimizde mukayeseli tarih metoduyla milli devletler tarihinin üzerinde insanlık tarihi, toplum tarihi yapmanın, gerçek objektif tarih ilmi olduğu iddiasında bulunanlar öne çıktı. Arşiv belgelerinin tanıklığından çok, mukayeseli tarihin (comparative history), soyut sosyolojik modellerin (center and periphery, ego ve öteki) tarihi süreci anlama ve yorumlamaya götüreceği ileri sürüldü. Ama şu basit gerçek gözardı edildi: Sağlıklı bir karşılaştırma yapmak için ilkin mukayese konusu olan birey devletlerin tarihini hakkıyla bilmek gerekir. Batı devletlerinin tarihi, Rönesans’tan beri arşiv belgelerinin ışığı altında didik didik araştırılıp ortaya çıkarılmış, böylece mukayeseye imkan veren bir zemin hazırlanmıştır? Osmanlı tarihinin ilk yüzyılı ise hâlâ karanlık içindedir. Neyi neyle mukayese edeceğiz? Bilinmezi bilinmezle karşılaştırmak bize neyi öğretebilir? …. Yerli kaynaklara ve arşiv belgelere dayanan ciddi empirik araştırmalar, ‘milliyetçi bağnazlık’ gibi algılandıkça Osmanlı tarihi gerçek yüzüyle ortaya çıkarılamaz.”

Halil İnancık, “Osmanlı, Bizanstan mı?”. Bilim ve Ütopya Dergisi. Ocak, 2005 (sayı:127). bilimveutopya.com.tr/Osmanlı-bizanstan-mi


Osmanlı tarihi, İmparatorluğa geç giren ve tahtta oturanlarca da çokça sevilen İmparatorluğu Türkleştirme hasletiyle, sonrasında mezhep ekseni değiştirildiğinde maalesef ki Arabileşmiş, Farsileşmiş bir Türklük aşuresi elde etmemiz sonucunda içinden çıkılmaz Osmanlıcılık kayığıyla yol alan bir Müslüman, Türk, Arap, Farsi ve Bizans yolcular kalabalığı olup çıktık, kürekte ahenk yok, dümenci kim belli değil kayık akıntıya doğruya, gerçeklerden uzaklaşarak gitmeye devam ediyor. Ve maalesef yolcular bu yolculuğun akıbetinin belirsizliğine rağmen, durumu değerlendiremiyor. Bugünkü Osmanlı Selçuklu İslam Medeniyetinin bir koludur inancıyla hareket et zorlaması bu şartlar altında “milliyetçi bağnazlık” olmuyor da ne oluyor?


İlk yüzyılı karanlık olan bir yapının (ki bu her seferinde itiraf ediliyor), bu döneme dayanarak dörtyüz çadırlı aşiretten imparatorluğa doğru gidilen ve gazacılığına, devlet yapısını nereden aldığına kadar bir ok çıkarsama yapabiliyoruz. Hatta o karanlık (arşiv belgenin çok az olması en büyük sorun) dönemde Osmanın hangi köyden olduğuna kadar anlatılabilen aşk macerasına kadar bir ok şeyi “Kabul tarihçiliği” ile anlatınca sorun olmuyor. Peki, karanlık bir dönemle ilgili olarak o dönem büyük bir medeniyet iddiası olan Selçuklu kaynakları neler söylüyor? İslam medeniyetinin ö dönem ki gezginleri, tarihçileri neler söylüyor? O dönem çevredeki büyük beyliklerden hiç mi ulaşan bilgi yoktur? Hammer’den beri hiç mi merak edip, didik didik edilmedi arşivler, kaynaklar, kitabeler vs. . Hammer’in büyük eseri ki klasik vakanüşçü tarih yazımıdır. Arşiv ve kaynak belgeleri ile tevatürler aynen hiçbir yoruma değerlendirmeye tabi tutulmadan verilmiştir. En mükemmel Osmanlı kaynağıdır hala. Ondan beridir, Köprülü sonrasında İnancık’a gelene kadar her değerlendirme ve çalışma reddiye’ye tabi tutulmuş ve reddedilmişlerdir. O reddiyecilik alışkanlığının son kurbanlarından biri de Büyük tarihçi Halil İnancık olmuş, Osmanlının gerçek kuruluş tarihi ki bugüne kadar gelmiş Osmanlı tarihi bilgileri içinde en kesinidir diyebiliriz; ya reddedilmiş ya da sessiz kalınmıştır. Fakat hiç kabul edilmemiştir. Amentüye yazılmış olan 1299 tarihinden devam edilmiştir.


Osmanlı Tarihine Zeki Velidi Togan’nın o büyük eseri olan Umumi Türk Tarihine Giriş’den de bir bakmak gerekir. Bunu yaparken o zaman ki eldeki veriler ve belli kabullerle ortaya konulmuş olmasına rağmen aslında satır aralarında başka şeylerde söylemektedir, resmi tezleri dışında.

“Kayı uruğu beylerinin Bizans hududunda bir Türk devleti kurması keyfiyetinin nasıl vücuda geldiği, dikkatle incelenmesi gereken bir mesele halinde kalmaktadır. Bunların Bizanslılarla ilk temaslarına ait bildiklerimiz, ancak sonraki zamanlarda tespit edilen rivayetlere dayanmaktadır. Ertuğrul’un babası ve kardeşleri hakkında bildiklerimiz, pek geç toplanmış olan rivayetlere istinat eder. Osman Bey’in kendi oğullarının kimler olduğu meselesi bile ancak yakın senelerde neşredilmiş olan bazı vesikalardan anlaşılmıştır.

… Orhan Gazi’nin kendi namına sikke darp ettirmesi, ancak 1327 yılında yani Temürtaş Noyan’ın Anadolu’dan ayrılıp beylerin istiklal yoluna girmeleri hadisesi ile başlamıştır. Fakat öyle anlaşılıyor ki Osman Bey’in babalarına ait hatıralar ancak oğulları, Boğazları geçerek Edirne’de yerleştikten sonra tespit edilmeye başlanmıştır. Onun için bu hatıralardan istifade ederken çok ihtiyatlı bulunmak mecburiyetindeyiz.

Muhakkak olan şudur ki Kayı beyleri o sıralardaki Uc beyleri arasında medeniyetçe geri kalan savaş erleri olmuşlardır. Bu cihetten ilk tarihlerini kendilerinden daha çok komşularından öğreniyoruz. Fakat komşuları da bunların menşei ve mebdei meselesi ile ancak pek geç ilgilenmiştir. İlk devirlerde bu Kayı beylerini kimse tanımamıştır, İlhanlıların müverrihi olan Reşideddin’in tarihinde ve Anadolu vakalarına tahsis edilmiş olan İbn Bibi ve Aksarayi’nin eserleri gibi yerli kaynaklarda ne Ertuğrul’un ne de Osman Bey’in isimleri geçer. Halbuki bunlar muasırlardı ve Aksarayi Uc seferlerine bizzat iştirak etmiş bir zattır. Ertuğrul ile oğlu Osman’ın o zamanki siyasi hayatta en küçük bir ehemmiyeti olsa idi, muhakkak ki zikrederdi.”

TOGAN, Zeki Velidi. Umumi Türk Tarihine Giriş – En Eski devirlerden 16.Asra Kadar-. İŞ Kültür Yayınları. İstanbul, Şubat 2019. S:454-455


Togan’ında belirttiği gibi gerçekten bir Uc beyliği görevi hasıl olsa idi, ne kadar önemsiz bile görülse bu topluluktan dönemin Türk emperyal kaynakları bir şekilde bahsederdi. Hele pek de Türk varlığı olmayan Bizans egemenliğindeki bir bölgede uc beyliği iddiasında bulunulan bu topluluğun görevinin hafife alınması ihtimalininde pek az olduğu kabul edilmedir. Fakat buna rağmen resmi bir tarih kabulü haline gelmiş olan tarihsel masalların kabul görmesi ve doğru kabul edilmesi de ilginçtir. Satır aralarını okumak lazım gelir dediğimiz tam da budur işte Togan bile yazısında bu resmi kabulü amentü etmekten kendini alamıyor bir cümlesi aslında ilginçtir “Muhakkak olan şudur ki Kayı beyleri o sıralardaki Uc beyleri arasında medeniyetçe geri kalan savaş erleri olmuştur.” Ne hikmetse o Uc beylerinden en önemli noktalardan birini tutan iddia edilen Kayı beyinin adı sanı hiçbir ehemmiyet arz etmemektedir. Uc beyi olarak onu oraya gönderen bile adını sanını hatırlamaya hiçbir gerek görmemiş, hiçbir temasta bulunmamıştır. Bunun yanında yine II. Murad döneminde Yazıcıoğluna tahtın sipariş ettirdiği Selçukname tercümesine, bizzat Yazıcıoğlu tarafından ilaveler yapılarak Selçuklu hanedanlığı ile bir temas varmış gibi gösterilmeye çalışılmıştır. Fakat bunun karşılığı olarak temas olduğu iddia edilen tarafın ö dönem vesikalarında ve vakanüslerinde hiç de öyle bilgiler bulunmamaktadır. Yazıcıoğlu Selçukname tercümesinde şunları ilave etmiştir, orjinalinde bulunmayan :

“Sultan Alâeddin Sultanöyüğü’ne geldi. Kâfirler kendisine karşı düşmanca taaruzlarda bulunduklarından Uc’a gitti. Derken ona Tatarların geldiğine dair bir haber geldi, o da geri döndü ve Kayı beylerinden Ertuğrul, Gündüzalp ve Gökalp’a havale etti.”

TOGAN, Zeki Velidi. Umumi Türk Tarihine Giriş – En Eski devirlerden 16.Asra Kadar-. İŞ Kültür Yayınları. İstanbul, Şubat 2019. S:455


Yazıcıoğlu bu tercümeyi yazdığında tarih tahmini olarak yaklaşık 1391 ler gibi, yani kuruluş iddiasından neredeyse 90 yıl sonra ve bu esere bile bile orjinalinde olmayan bir çok eklemeler yapılıyor, Kayı boyları, Osmanlar, Ertuğrullar bir çok hadiseler ekleniyor. O hadiseler tarihte vuku bulmuş olmasına rağmen ne hikmetse vuku bulduğu dönem kayıtlarında Osmanlılardan hiç bahiste bulunulmamaktadır.


Osmanlı tarihini yazabilmek için Kutsal Roma Cermen imparatorluğu Otto hanedanlıklarına mutlaka uzanmak gerekmektedir. Mutlaka Karesi Beyliği araştırmaları yapılmak zorundadır. Yoksa uyduruk boylar, soylar ve isimlerle ve tarihsel çelişkilerle dolu hurafeler tarihinin içinde debelenip durmaya devam ederiz.


Çünkü en büyük sıkıntımız Osmanlıyı Mogol önünde sürüklenerek Anadolu’ya gelen Türk boylarına/aşiretlerine bağlamak telaşıdır. Mesela şöyle bir öngörü bile bundan daha fazla ayakları yere basan bir görüştür : “Ottomanlar 1453’de mirasçısı oldukları ve doğal hakları olan Roma imparatorluğu mirasını almış oldular. Ve devlette bu varislik hakkı üzerine kurulmuş, büyümüş sonunda mirasın sahibi olmuştur.”


Tarih boyunca Türklerin medeniyete karşı başarıları yalnız, askeridir. Kültürel olarak ise medeniyetlerden çok fazla etkilenmiş ve onlarla benzeşmiştir. Siyasi düşünce bağlamında özde küçük çaplı değişimler görülürken usulde bazen radikal değişikliklere gidilmiştir.


Osmanlı döneminin başlamasıyla (1299/1302) birlikte Türk siyasi düşüncesine bir halka daha eklenecektir: Bizans. Bazı oryantalist tarihçilere Osmanlı Bizans’tan etkilenmenin ötesinde Bizans’ın içerisinde erimiştir.


Tarihçiler bir Roma ve Slav geleneği olan taht için Kardeş ve Akraba katlinin gelenek olarak geldiği yeri söylemek yerine, ezber haline gelmiş safsatalar ile durumu meşru hale getirmeye çalışmaktadır.


Başta Halil İnancık olmak üzere öncesinde ve sonrasında birçok tarihçinin belirttiği üzere Osmanlı’nın “Kayı” (yani bir Türk boyundan) olmaması görüşü ile Köprülü’nün Osmanlının türeyiş teorisi bütün halinde çökmüştür. Osmanlı uygulamalarını hala Türk geleneklerinde aramak, İslam’la bağdaştırmaya çalışmak sürekli aynı yerlere bakarak görünen hakikati değişik algılatmaya çalışmak nafile bir çabadan başka bir şey değildir.

- Osmanlı Balkanlarda ele geçirdiği yerlerdeki hiçbir Balkan kökenli iktidar ahalisini yok etmemiş, hatta onları o bölge de kendine bağlı yönetici yapmıştır.

- Fakat aynı Osmanlı Anadolu da ve doğu seferinde aynı davranışı göstermemiş, tüm yönetici aileleri katletmiştir. Özellikle Türk beyliklerindeki yönetici ailelerin tamamını neredeyse yok etmiştir.

“Beylerin hisardışı arazide savunmasız kalan Rum köylüye karşı izledikleri politika menâkibnâmelerde ‘istimâlet’ (hoş tutup kendi tarafına kazanma) terimiyle ifade edilmiştir. Osmanlı hükümdarı bir ülkeyi fetihten önce de yerli halka, özellikle ruhban ve halkın ileri gelenlerine, İslâm hukukunun âmân ve zimmet güvencelerini vaadeder, böylece onları kazanmaya çalışırdı.”

Halil İnalcık, Osmanlı Tarihinde Efsaneler ve Gerçekler. Kronik. İstanbul, Ağustos 2017. S: 14


İnalcık yukarıdaki paragrafta böyle söylüyor, yazının ilerleyen bölümlerinde aslında ‘istimâlet’ –hoş tutma- gerekçesini açık seçikte beyan ediyor. Bu akınlardan ve gaza gazilerinden yerli halkın kaçması sebebiyle alınan yerlerin ıssızlaşması sebebiyle, ekonomik ve sosyal olarak bu alanları işlevsiz hale getirmesidir. Gâzâ kültürünün mantığı gasbetmektir, bunu hangi ulvi (!) amaç için yaparsak yapalım İnalcık’ın da belirttiği gibi “gâzîler, menâkibnâmenin deyişiyle ‘karşı koyanın erini kırıp çoluğunu çocuğunu esir’ ediyordu. … En değerli ‘doyum’ malı esirdi”. (Aynı eser; Sayfa 14-15)


Bu yüzden Osmanlı çözümü İslâmî âmân ve zimmet prensiplerinde bulmuştur. Bunun ortaya çıktığı dönem Osmanlıya İran-İslam bürokratik geleneğini temsil eden bürokratlar yerleşmeye başladığı dönemdir. O küttâb ve ulemalar Akıncılara ve Uc gazilerine emeğin, topraktan daha önemli olduğunu kavratmayı başarmışlarıdır. Devletin kurucu unsurları olan gazi fatihler çok geçmeden toprağı işleyecek ve vergi kaynaklarını sürdürecek yerli tarımcı, el zanaatkarı, esnaf nüfusu himaye etmek gerektiğini anlayacaktı. Bu yüzden de Balkan coğrafyasında itaat eden ve cizye vermeyi kabul eden halka devletçe barış ve himaye güvencesi verilirdi. Konu tamamı ile ekonomikti ve işin diğer boyutu olarak kuruluşu takip eden dönemlerde Beylik İslamlaşmaya doğru evrilmesi sebebiyle bu hoş görme daha ilahi bir kalıba sokulmuş, İslami formlar yüklenerek İslamlaşan ganimet gazacılarına yaptıklarına kutsiyet katma imkanı da verilmişti. Unutmamak gerekir ki gâzâya katılanlar dini bir emri yerine getirdikleri bilinciyle ganimeti Allah’ın bir bağışı (meşru karşılık) olarak kabul ederler. Allah’ın Gazacısına ücretidir o hediyesidir, helaldir.


Aynı süreci Kuzeyden Avrupa üzerine akınlar yapan Türkler de “Avarlarda” yapmıştır. İlk akınlar döneminde Macar, Bulgar ve Balkan coğrafyasında yalnız ganimet için saldıran bu toplum daha sonra, ihtiyacı olan ürün ve ganimet için bu yerli halka ihtiyacı olduğunu fark etti ve kendisi de yerleşik toplum yapısına geçerek onlarla ortak bir zeminde buluştu. Yerli halk üretecek, işleyecek ekonomiyi canlı tutacaktı ve bunun karşılığında Ganimetçi’ler devlet düzenini sağlayacak ve onların güvenliği sağlayacaktı. At üstündeki savaşçı toplum yerleşik düzene geçmeye başladığında, tarım toplumları bitkileri kültürle geliştirdikleri, değiştirdikleri gibi bu toplumları da değiştirmeye başladı. Ve sonunda içinde asimile etti. Osmanlı kültürel olarak sonradan girdiği bu Bitinya cenderesinden başlangıç akınlarıyla Balkanlara yüzünü çevirmişti fakat ilk gidiş şekilleri çok sert olmuştu. Sonrasında kademeli olarak kendi içinde soruna çözümler üretti. Osmanlı, Bizans gibi vergi sistemi ile ayakta duruyordu. İki gelir kaynağı vardı: birincisi fetihlerle aldığı yerlerden gelen ganimetler ve sonrasında Bizans’tan devraldığı vergi ve vergi toplama sistemi. Osmanlı bu coğrafya da hiçbir zaman din tebliğciliğinde bulunmadı. Ve balkanlar dahil almış olduğu yerlere Anadolu’dan nüfus yerleştirmeyi yalnız ve yalnız Anadolu da bulunan Türk aşiretlerinin nüfusları kontrol altında tutmak amacıyla yapmıştır. Onun dışında Anadolu Türklerinin ekonomik olarak Osmanlıya pek bir anlamı yoktu. Ve modern orduya geçiş (Yeniçeri ocağının kapatılışına kadar) zaten Askeri olarak da Anadolu Türk – İslam nüfusu pek bir anlam içermiyordu. Ve devşirme olarak genç erkekler o bölgelerden çekildiğinde bir emek azalması oluyordu, bunlarda bir şekilde bu Anadolu nüfusu ile kapatılmaya çalışılıyordu.


Osmanlı devşirme ordu modelini özellikle Balkan halklarında uyguladığı ve Türk tebasını ordu’dan tutabildiği kadar uzak tuttuğu da göz önüne alınınca. Bir de Osmanlının devşirme de o çocukları –İslam fıkhı belli bir yaşın altındaki masum saymasına rağmen- müslümanlaştırırken, bunlar çarşı Pazar gezdirilir; devlet bütçesinden “Nev-müslim akçası” diye yeni giysiler alsın ve teşvik ile vaat yoluyla Müslümanlaştırdık algısını topluma vermek için –İslam fıkhında zorlamayla İslamlaştırma yoktur esas olarak-. Gayret sarfederler. İşin kökeninde bunlar yani devşirmeler “yasak Müslüman”dırlar ve Osmanlı bunları Müslüman saymaz.

- Osmanlı, Balkanlardaki –Balkan soylu- ailelere imtiyazlar verirken, Karakeçili Türkmen boyu dışında hiçbir Türk boyu ve aşiretine imtiyaz vermemiştir. Hatta mensubu olduğunu iddia ettiği Kayı boylarına bile.

- Osmanlı tahtının Hakan ünvanını taşıması (Fatih Sultan Mehmet’in kendisini tanımlarken Akdeniz ve Karadeniz’in Hakanı ünvanını kullanması gibi) onun Türk ve Türk geleneği üstüne olduğu iddiası doğru olabilir ama daha 600’lerin başında Bulgar Kralları, Macar toplumunu oluşturan Slav/Cermanlar’da Hakan ünvanını kullanıyorlardı. Bunun yanında Kuzey Slavları da Hakan ismini kişi ismi olarak kullanmaktadır.

Belki de II. Mehmet galip geldiği toplulukların ünvanlarını üstünde taşıdığı gibi Türklere ait olan bu ünvanı da kullanıyor olabilir.

- Osmanlıların baştan itibaren Türk töresine göre olmadığının en açık ve en ilginç örneklerinden biri Germiyanoğullarından kız alınırken beraberinde Kütahya’nın çeyiz olarak alınmasıdır.

I.Murat 1381'de oğlu Yıldırım Bayezid ile Germiyanoğulları Beyi Süleyman Şah'ın kızı Devlet Hatun ile evlendirdi. Germiyanoğulları çeyiz olarak Kütahya, Simav, Tavşanlı, Emet kentlerini Osmanlılara verdiler ve Süleyman Şah Kula'ya çekildi.

Bu kız alırken bu şekilde drahoma alıp verme töresi tam bir Rum/Balkan geleneğidir. Türk boylarında kız verilirken drahoma verme töresi olmamıştır. Çeyiz denilen nevi parçalar verilir fakat böyle bedel verilmesi Osmanlılar da görülmüştür.

- Osmanlı yapılanması en başından itibaren paralı ve devşirme askerlerle kurulmuş. Burada Türklük niteliği aranmamış ve sonrasında Türklükle ilişkisi tamamen kesilerek Bizans’tan mirasla aynı kaynaktan beslenmiş, devşirme modelini geliştirmiştir.

“Bu mücadelede Türkmenlerle Rumlar arasındaki güç dengesi Türkmenlerden yanaydı. Çünkü Bizans temelde ücretli askere (Kıpçak, Alan, Katalan, hatta Türkmen) güvenmek ve onlara hazineden sürekli para yetiştirmek zorunda olduğu halde, alp/gâzî önderler yanlarına sadece kutsal gazâ ve ganimet (doyum) için gönüllü gelen sayısız Türkmen savaşçısı bulmaktaydı. Bir geçim kapısı arayan, yerini yurdunu, aşiretlerini bırakmış bu ‘garîb’ler çoğu zaman Bizans hizmetine ücretli asker olarak gitmekten de çekinmiyor, Hıristiyanlaşarak Turkopouloi adıyla karşı tarafa hizmet görüyorlardı. Bizans-Selçuk Uc’larındaki bu Türkmen nüfus baskısı kuşkusuz bu gelişimlerin temel demografik faktörüydü. Bir yanda ücretli askere para bulmaya çalışan fakirleşmiş bir imparator, öbür yanda sınırda “doyum” (ganimet) arayan ve başarılı alp/gâzîlerin emri altına koşan binlerce ‘garîb’ bu karşılaşmanın temel faktörünü oluşturuyordu.”

Halil İnalcık, Osmanlı Tarihinde Efsaneler ve Gerçekler. Kronik. İstanbul, Ağustos 2017. S: 12-13


İnalcık’ın da belirttiği gibi bir geçim kapısı arayan Türkmenler için işin özünde doyumluk kısım önemli idi. Geçimini sağlayabilmek için İslam olmuş, Hıristiyanlık olmuş pek de önem arzetmiyordu. Yani doyumluksuz bir gaza için kmsenin koşup gitmeyeceği aşikardı.

- Gelecekte Türkiye halkının temelleri bu kuruluş döneminde başlayan sonrasında git gide kurumsallaşan nüfus-demografik yapı dengesi üzerinden okunabilir. Bölgenin (Bitinya) ana unsuru olan Rumlar ile Ermeniler demografik yapının günden güne değişmesi ve Bizans’ın paralı askerlerinin paralarını ödeyebilmek amacıyla üzerilerine saldığı ağır vergiler yüzünden İslamlaşma-Türkleşme yoluna girmişlerdir. Tabi ki Müslümanlaşınca bu üzerindeki vergi yükünden kurtulacakları zannı uzun bir süre devam edecek olan makul bir cizye ödemeye devam ederler (Fetih gelirleri bittiği dönemden sonra, Osmanlı da mevcut nüfusa dönüp maddi ihtiyaçlarını vergi verenlerin üzerine saldığı yeni vergilerle kapatmaya çalışmıştır. Bu sonradan Müslüman olanlar devlet defterlerine ahriyan olarak kaydedilmiş ve Müslüman topluluklardan ayrı bir cemaat olarak görülmüştür. Gayrimüslümlere uygulanan kurallar uygulanmaya devam etmiştir.


Fakat 13.yüzyıl sonları ile 14.yüzyıl başlarında Osmanlının/Ottomanların böyle kuralları uygulamak, İslami usullere göre işgal etme bunu bir sistematik içinde yapmak gibi bir hedefleri yok gibi görünüyor. Varsa bile bunu açıkça okuyacak veri de elimizde bulunmuyor. O dönem de Bitinya bölgesinde yerleşik bir aşiret şeklinde yaşayan yaylak, kışlak hayatı süren, bu hayat içinde özellikle Bizans yöneticileri ile iyi geçinmeye çalışan, karşılıklı yapılan anlaşmalara azami uymaya dikkat eden bir oba topluluğudur, Ottomanlar.


Anadolu’nun karışık durumda ya bir yere doğru açılmaları gerektiğini yoksa bu karmaşanın içinde yok olup gideceklerini fark edip bu olumsuz durumdan faydalanmaya şartları hiç değilse birazcık kendi lehlerine çevirmek maksadıyla göçerliğin verdiği cevvallik ile yakın coğrafyadaki köylere ve yerleşkelere yağma saldırıları düzenlemeye başladılar. Bu yağmalardaki başarıları duyulmaya başladıkça etraflarında bununla geçinmek isteyen bir süre sonra sıfatları Gazi olacak olan kişiler toplanmaya başladı. Bunlar dinsel olarak farklı taraflardan olsalar da aynı ortak hedef olan ganimet için güç birliği yaptılar.

- Osmanlılar Türklerle evlilik olayına tahtta pek sıcak bakmadıkları gibi, ilk dönem kendileriyle beraber savaşan nökerlerin Esir Rum ve Ermeni kızlarıyla evlenmelerii, Balkan fethinden sonra da Sırp, Bulgar, Rum, Yahudi ve yerel toplulukların kızlarıyla evlenmeyi teşvik etmiştir.

“Gâzîlerin, Hıristiyan kadınlarla evlenmek için büyük arzu duyduklarına dair birçok kayıt var. İslam dini bunu büyük bir hayır saymıştır. Esir Hıristiyan kadınlardan doğan çocuklar hür sayılır. İznik fethinde Orhan, gâzîleri dul Rum kadınlarla evlenmeye teşvik etmiştir. Tarihçi Gregoras, Orhan’ın İznik fethinden bir nesil sonra İznik bölgesinden geçerken nüfusun Rumlardan, mixovarvaroi ve Türklerden ibaret olduğu gözlemini yapmıştı. Rum analardan doğan çocuklar mixovarvaroi, Selçuklu yüksek sınıfında ve orduda önemli bir rol oynuyordu.”

Halil İnalcık, Osmanlı Tarihinde Efsaneler ve Gerçekler. Kronik. İstanbul, Ağustos 2017. S: 18-19


Bu evlilikler yeni bir kültür oluşturuyordu. Bir tarafı İslam, bir tarafı Hıristiyan, Türk, Şaman, Yunan, Bizans hepsi iç içe yeni bir kültür. O yüzden Danişmendnâme, Saltukname ve Tevarih-i Âl-i Osman’da bir bakmışsınız Bizans halk hikayesine rastlamışsınız, bir bakmışsınız Yunan mitolojisinin esintiler gelmeye başlamış.

-Osmanlı/Ottoman-Attaman menşei düşünülürken tabi ki bir de Kuzey Karadeniz steplerinde yaşayan kavimleri, toplulukları düşünmek gerekir. 1100lü 1200lü senelerde Kuzey karadeniz steplerinde doğudan birbiri arkasından gelen Türk boyları göç etmekte idi, Peçenekler, Kıpçak (Kuman) Türkleri peşi sıra birbirlerini izledi. Kıpçaklar, Altın Ordu Devleti kuruluncaya (1240) kadar Aral Gölü’nden Dobruca’ya kadar hakim vaziyette idi. Bizans ile ittifak halinde idi.


Osmanlı, Bizansın herşeyinin üstüne oturdu aslında. Koca Roma ve öncesindeki kadim Helen-Grek uygarlığı, Bizansın bu ikisini potasında erittiği ve o potaya gelip yerleştiği İstanbul ve Anadoludaki uygarlıkların bakiyelerini de eklemesiyle büyük bir ortaya çıkar büyük miras. Saray da yaratılan yapay dil’de bile Bizans Sarayı örnek alınmıştı. Dini kontrol etme, dinin yönünü belirleme de Bizans sistemini seçmişti, tabi sonunda Bizans gibi kontrol etmeye çalıştığı kontrolü ele almıştı ama tercih Bizansın din yönetimiydi (Bugün dine girmiş bulunan Mevlüd , Kandil vb bir çok uygulama Bizansın etkileri çok fazladır). Müzlteki aheng ve tınılar bile Bizans sarayının bıraktığı gibi devam etmiştir(Sanat Musikisi Bizans ve Farsi kökenlidir). Toplumsal yapıda, devlet yapısında, adalet yapısında, ordu da, vergi sisteminde Osmanlı Bizansın oturmuş sistemi üzerine yapısını kurmuştu. Osmanlı bu mirasın o kadar çok etkisinde kalmıştı ki, Roma ortaçağını da Bizans’tan miras almıştı ve yıkılış dönemine yakın, çağlardan uzak kaldığını anlamıştı fakat mirası olan Ortaçağı bir türlü aşamamıştı. Bir çok mücadele ve çırpınış gayreti hiç fayda etmedi artık çok geçti. Osmanlı Ortaçağ İmparatorluğu olarak başladığı yolcuğu beşyüz sene sonra ortaçağ imparatorluğu olarak sonlandırdı. Aynı Bizansın çağı yakalamayıp o çağın en ileri teknolojisi toplarla yıkıldığı gibi, Osmanlı yeni modern çağların, teknolojik, fikri ve sosyal değişimleriyle yok olmuştur. Bir mirası neredeyse yedi yüz yıl taşıyan Ottomanlar tarihteki İmperial soylu mezarlığındaki kabrine ihtişamına yakışır bir yıkılışla yerleşmiştir.

64 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page