top of page
  • Yazarın fotoğrafıözdenbekir karakaş

10 DERS’TE SOSYOLOJİ ÖĞRENİP KÜSTAHLAŞAN FELSEFECİ



Yıllar sonra öğrenciliğe dönüş yaptım. Uygulamalı Sosyoloji de Yüksek Lisansa başladım. İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyoloji bölümü hocalarının değerlendirmeleri sonucunda oldu bu iş. Başta kendilerine teşekkür ederim.


Benim çocukluğumda ve gençliğimde “10 derste kız tavlama sanatı”, “10 adımda satışçılık” vb. kitaplar satılırdı. Sonra dergilerde başladı böyle pratik uzmanlaşma bilgileri. Şimdi sektör oldu adına “Kişisel Gelişim” deniliyor. Yayıncılık sektörü öyle çok seviyor ki bu tür yayınları, peynir ekmek gibi satıyor.

Bir felsefeci olarak birkaç ders sonra Sosyoloji konusunda bir şeyler yazmak istedim. Baktım ki o kadar çok isim öğrenmişim, bayağı bir metin okumuşum. Bu sosyoloji dünyası, felsefe dünyası gibi çok kalabalık. Felsefenin babaları olduğu gibi bu dünyanın özel babaları var. Felsefe de ne konuşursanız konuşun nasıl belli isimlere mutlaka bir saygı duruşu veya selam çakış gerekiyorsa, sosyoloji de durum aynı.


Durkheim, Weber, Simmel, Marx, Sosyolojinin İsim babası ve ondan bir din yaratmaya çalışan Comte, onu bir deney bilim haline getirmeye çalışan Sosyal fizik fikrinin babası Simon. Bunlar eskileri.

Aslında felsefe eskiden beri birey üzerinden olsun, devlet üzerinden olsun toplum yapısıyla çok ilgiliydi. Sosyoloji de yedi bilgeye, Aristoteles’e, Platon’a, Sokrates’e, Kant’a daha birçoklarına el sallamak gerekmekte.


İbn-i Haldun sosyolojinin daha adı konmamışken bazı konulara modern sosyologlar gibi bakmış bizden biri. Suya sabuna dokunmamak adına Platoncu Mutluluk peşinde gezen Farabi de bizden değerlerden bir tanesi.


Eskiler kadar yeni de vazgeçilmez birçok isim var, ama birkaç tanesi olmazsa olmaz. Modern Sosyoloji onlarsız olmaz. Bauman, Bourdieu, Goffman, Touraine, Bermen, Harvey ve başkaları.


Geç dönem sosyal bilimi Sosyoloji. Yeniçağın yeni toplumunun bilimi okuduklarımdan gördüğüm. Bu bilimin derdi, Sanayi Devrimi (bunda keşifler sonucu oluşmuş, yeni toplumların katkısı büyük) sonrasında ortaya çıkan Endüstri toplumunun ve bu devrimle tarihteki göç hareketlerinden tamamen farklı bir göç dalgasının –tsunamisi- yarattığı kalabalıklar ve onunla şekillenen şehirlerde ortaya çıkan yeni koşullar ve toplum tipleri.


Yine okuduklarımdan gördüğüm, bu sosyoloji biliminin başka dertleri de; modernite, kentlileşme, göçler, kültür, mimari, yine kentler, kentlileşme, modernlik sonrası (post-modernlik), ara toplumlar, yine kent ve kentleşme. Küreselleşme, sanayi sonrası toplum, göçler ve yine kentlileşme. Azgelişmişlik, gelişmişlik, modernlik, kentleşme ve yine kentler.


KENT, KENTLİLEŞME VE KENTLEŞME BİLİMİ SOSYOLOJİ.

Bir devrimin tetiklemesiyle ortaya çıkan bu bilim dalı, toplumların dinamiklerinin nasıl şekillendiğini ortaya çıkanla beraber, değişimin nasıl devam ettiğini göstermesi bakımından çok heyecan verici. Yorum bilim ile deneysel bilimin beraberce yürümesi gereken metafizik – ezoterik moda ile alakası olmayan bir olgu.


Bir deneysel bilimcinin çalışması gibi yorumsallığını sağlam temellere dayandırması zorunlu olan çalışma alanı.


İnsanlık tarihini oluşturan göç olgusunun her bir adımını en ince detayına kadar inceleme ustalığı ve sabrı gerektiren uğraşı.


Gerçek anlamda kenti en merkezinden, en dış çeperine kadar tanımlama gayreti tam da sosyoloji bilimi.

Ben onuncu dersten sonra Sosyoloji konusunda ahkâm kesecek kadar nasıl küstahlaştım? Evet, felsefecilerin ara ara böyle küstahlık nöbetleri tutar. Sosyologlar kusura bakmasınlar.


Türkiye de sosyoloji konusunu düşündüm. Değerli hocalarımdan konuları dinlerken ve onların önerdikleri kitap ile makaleleri okurken. Şunu gördüm, modern sosyoloji özellikle Yahudi sosyal bilimciler tarafından geliştirilmiş ve günümüz modern sosyolojinin yapısı oluşmuş. Bu tarihselci bakış açısıyla baktığımızda çok da anormal değil. Yahudiler son ikibin yıldır, hep öteki olarak yaşamak zorunda kalmış. Medenileşen toplumların tamamında eklenti olarak hayatını devam ettirmiş, birçok defa soykırımı belasını yaşamış bir toplum. Bu öteki olma hali onu toplum içinde tutunmak için, önce zanaatkârlığa sonra ticarete sıkı sıkıya bağlamış. Bu ötekilik durumu onları eğitim konusunda da çoğunluktan farklı bir sıçrama gösterme zorunluluğuna itmiş.


Goffman’ın toplum da bireyin çoklu kimliğinden başka Yahudiler de bir de maskeli kimlik-siz hali ortaya çıkarmış. Ortaçağ döneminde Katolik kiliselerinde yetişmiş görünüşte Katolik papazı Yahudi felsefeciler olduğu gibi sonrasında mesela İngiltere de Protestan olarak vaftiz edilmiş Yahudilere rastlamak mümkündür. Bu toplum içinde ne oradan, ne buradan durumu yaratmaktadır. Aynı göç eden bir bireyin hem gittiği yerin hem de geldiği yerin artık Yabancısı olma durumudur.


Türkiye de modern sosyoloji yapılabilir mi sorusunu sordum kendi kendime. Cevabım hayır oldu. Tarihselci olarak bakarsak eğer, Kavimler göçlerinde hep at üstünde olan zaten baştan göçer olarak bir toplumun yerleşiklik tarihi daha çok yenidir. Hem de Sosyoloji Bilimi kadar yenidir. Yine tarihselci olarak şehir kurma geçmişi hiç olmayan ve Anadolu Selçuklulara kadar kurumsallaşmış devlet kurma geleneği ve bilgisi olmayan bir toplumun aslında toplumsallaşmış olmasından söz etmek de pek yerinde değildir.

Burada din konusu bize engel oldu deme şansına da sahip değiliz. Çünkü Ortadoğu dinleri aslında Asya ve Pagan dinleri de dâhil tamamı kent kökenlidir. İbrahim kadim bir şehirden çıkıp Ortadoğu da başkaca şehirler kurmuş peygamberdir. Yahudilik, o dönemin en modern şehirleşen Mısır uygarlığından çıkıp Ortadoğu da en modern kentleri kurmuş bir dindir. Hıristiyanlık döneminin en modern kentinden çıkıp, Avrupa’nın ortasına en modern kenti kurmuş bir dindir. Ve İslam o dönem en merkezi kentinde doğmuş, en medeni kenti kurma iddiasına girişmiş bir dindir. Kent kurmak ve kent mimarisi beraberce sosyolojiyi yani toplumu inşa etmiştir aslında.


Geç dönemlere kadar bir Türk kentinden söz etmek imkânı yoktur. Anadolu’ya girdiğimiz zaman Bizans kentlerine eklenti olduk. Mimarimiz biraz Farsi, biraz Bizans idi. O yüzden özgün kentli bir toplum inşa edemedik. Selçukluların sıfırdan kurduğu bir Anadolu şehri yoktur zaten. Öyle bir amaçları da yoktu. Osmanlı döneminde birkaç kasaba ve köy dışında gerçek anlamda kurulmuş, yeni toplumu sembolize edebilecek bir kentimiz de yoktur. Kurumlarımız açısından da bu böyledir o yüzden özgün bir kültürümüzde yoktur. Biraz oradan biraz buradan. Anadolu Selçuklularının bürokratik yapısı Farsi idi. Sonra tamamen Farslaştı. Osmanlının tam bir Bizans bürokrasisi üzerine kurulu devlet yapısı, sonra biraz Farsileşti, biraz Arabileşti. Yine biraz oradan biraz buradan oldu. Etnografik olarak da gelenek ve göreneklerimize baktığımızda hiç de özgün değildir. O yüzden Osmanlı döneminde de özgün kültür oluşmamıştır. Bunu Osmanlı mimarisinde açık olarak görebiliriz. Geç döneme kadar ki tüm mimari yapılarda Roma ve Bizans etkisi apaçık ortadadır. Müzik özgün mü? Değil? Din özgün mü? Değil Kurumsal yapılar özgün mü? Değil. Bu kadar özgünsüzlükle beraber bir de toplumları –bugünkü gelişmiş- dönüştüren devrimlerin tamamı da buradan teğet geçmiştir.


Sanayi Devrimi, sosyolojinin başlangıcı mıdır? Herkes Sosyoloji tarihi yazarken biraz daha geriye götürüp başka başka tarihler vermektedir. Sosyoloji keşifler döneminin tetiklediği bir zaman diliminde doğmuştur. Keşifler, toplumsal ve teknolojik özellikle sosyo-ekonomik birçok konuyu geri dönüşü imkânsız bir şekilde değişime sokmuştur.


Burada noktalayıp, Sosyal Politikalar dersinde gördüklerimden bahsedelim. İktisadın toplum yönünden didik didik edilmesi, sosyo-politik’in ana konusu. Sosyal devlet, sosyal güvence, gelir dağılımı, gelir eşitsizliği. Aslında tam da yeni modern toplumun geçmişin kutsal ulaşılamayan, onun için yaşanılan devlet denilen mekanizmadan hakkını kıyısından köşesinden almaya çalışması. Sosyal devlet kavramı, bireyselleşen toplumun devlet kavramı denilen yapı üzerine kurulan hegemonyanın gerilimleri azaltmak ve kendi devamlılığını sağlamak adına bireylere siyaset üzerinden bahşettiğini anlattığı doğal hakları.

Kültür Sosyoloji başlı başına aslında sosyal bilim dalı olan kültür. Nasıl ki felsefe de Kültür felsefesi, Antropoloji de Kültür antropolojisi olarak karşımıza çıkıyorsa Sosyolojide de Kültür yine başrollerde. Hem insan hem de toplum için kültür onu okuyup, yorumlayabilmenin olmazsa olmazı. Müzikten, resme, moderniteden, muhafazakârlığa kadar her şey eninde sonunda kültüre gelip bağlanıyor. Bir yöredeki evlilik kültürü (düğün, hazırlıklar vb) o toplumun sosyolojik olarak çok şeyini anlattığı gibi, o yöreden büyük kentlere göçmüş kitlelerinin yaşadıkları yaşatırken etkilendikleri kültürlerle beraber nasıl bir sosyolojik değişime uğradıklarını görebiliyoruz.


Müzik ve toplumla ilişkisini Kültür Sosyoloji yani Sosyoloji ile olabildiğince yorumlayabiliyoruz. Ritimler, ezgilerin geldikleri coğrafyalar, sözlerde anlatılan duyguların dönemsel değişimleri aslında bize toplumun kendisini melodik olarak anlatıyor.


Bir felsefecinin küstahlıklarının sınırı yok. Belki on derste yukarıda yazdıklarımın bir kısmı sosyolojiyi birazcık anladığımı gösterecek, belki de göstermeyecek. Şu bir gerçek ki Sosyoloji yolunda kırk fırın ekmek zorunda olduğumun –küstah olsam da- farkındayım.


Sevgiyle kalın.

02.11.2022

90 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comentários


bottom of page