top of page
  • Yazarın fotoğrafıözdenbekir karakaş

UZLAŞMA…


Görsel Kaynak: https://hukukdestegi.com/tr/2018/09/10/arabuluculuk-uzlastirma-arasindaki-farklar/

Özellikle 1980’lerin sonlarından itibaren toplumlar ve insanlar yepyeni kavramlarla tanıştılar. Bu kavramlarla felsefeciler de yeni tanışıyordu. Birçoğu hakkında her kafadan bir ses çıkıyordu. Çıkarken aslında çoğunun kavram olarak da içi boş değildi.

Bu yeni kavramlarda artık her bireye bir şekilde dokunmaya başlayan, onları da ilgilendiren Uzlaşma, Arabulucu, Ombudsmandır.

Bir felsefeci olarak felsefe ve uzlaşma konusunda yaptığım okumalarda gördüğüm ile insanlık tarihine baktığımda gördüğüm birbirleriyle örtüşmektedir. Felsefenin kurucu babalarından başlayarak görülmektedir ki, felsefe ve felsefeci pek uzlaşmacı ve arabulucu değildir. Felsefeci özelinde zaten düşünce üretebilmesi manasında uzlaşmacı olamamaktadır. Bugünlere gelmiş uzlaşmanın felsefesi ile ilgili metinlerde elimizde yoktur, hele felsefecilerin özne olduğu bir uzlaşma vakası ilkçağ metinlerinden itibaren hiç görünmemektedir. Solon, Bias gibi ya devlet yönetimde ya da devletin karar alıcısı pozisyonlarındadır. Ya da devletle uzlaşmayan taraftadır. Felsefecilerin bir çekişmede arabulucu olduğu ve başarılı arabuluculuk örnekleri olan durumlarda tarihsel olarak yoktur.

Bütün insanlık tarihinin savaş ve kargaşa tarihi olması tesadüf değildir. Bugünkü medeniyet algımız bile savaşın bize hediyesidir. Savaşın aralarında soluklanmak ve güç toplamamak için oluşturduğumuz “barış” adını verdiğimiz kısa süreler vardır. Savaşı teşvik eden çok fazla felsefeci saymak pek de zor değildir.

Uzlaşma felsefesi konusuna çok önem vermekteyim. Bilginin bir değer olduğu yaşadığımız çağda felsefenin yeni yeni konularda düşünmesi gerekmektedir. İnsanla beraber gelişen inanç tarihi ve inançların öğretilerinde uzlaşma yoktur. İnançların temel öğretileri ve kabullerinde “uzlaşma” yoktur. Kimi inançlar danışmanın olduğundan, kimisi barıştan, kimisi itaat kavramından bahsetmektedir.

Uzlaşma tabiri yeni bir kavram olarak biz de hukuk müessesesinin bir kolu olarak sınıflandırılmıştır. Türkiye de samimi olarak “Uzlaşma Kültürü” içinde bulunan değerli insanlar mevcuttur. Bunun düşün insanları tarafından daha derinleştirilmesi ve bu insanlara bu kültürün bir anlayış ve felsefe olarak oturtulması, toplumlar ve özellikle insanlar tarafından içselleştirilmesi gerekmektedir.

Devlet kavramı, insanlığı bugünkü durumuna taşıyan yapıda saklıdır, uzlaşma dediğimiz durum. Ülkemiz özelinden bakarsak, uzlaşma kültürü emeklerken hep insanların artık kabulü haline gelen kutsal “devlet” kavramı sebebiyle emeklemesi bile tökezlemektedir. Bireyin uzlaşması üzerine kurulu olan mevcut yapı, hegemonik devlet yapısı sebebiyle sadece bazı konuları ötelemek maksadıyla kurulmuştur. Anadolu Medeniyet mezarlığına baktığımızda hiçbir devletçik, devlet veya imparatorluk yapılarında uzlaşma yoktur. İradesini hükmetme, belirtme ve uygulatma devletin temeli görevi olarak görülmektedir. Devlet kavramı ile inanç kavramı hep işbirliği içinde olmuştur. Ve savaş denilen vaka devletin ve inancın yaşayıp devamının en temel öğesi haline gelmiştir. Devlet ve felsefe kavramı bize aslında neden uzlaşma felsefesinin de oluşmadığını açıkça göstermektedir.

Devlet kavramı toplumun kontrolünü elde tutabilmek için bu ona maddi kaynak ve insan kaynağı sağlayacaktır, bir düşman bir de amaç vermektedir. Amaç hegemonya ’nın devamı için olmazsa olmazdır. Bir de düşman yaratmak gerekmektedir ki bu dan insanların güvenlik duygusunun kontrolü içindir. Devlet özellikle tebaası altındakilere güç gösteri yaparak güç kazanmaktadır. O yüzden hegemonyanın ortağı olan inanç, silah ve para gücü dışındaki kimseyle uzlaşma içinde değildir. Onlarla olanda uzlaşma değil, ortaklıktır.

Bu yüzden devlet kendisin de uzlaşma kültürü oluşturmazken, inanç ve siyaset gücüne toplum bireylerine otoriteyle uzlaşmayı dayatmalarını istemektedir. Bugünkü devlet anlayışımızın temeli de tam da budur. Devlet uzlaşmayı bireylere dayatma olarak kullanırken, kutsal devlet uzlaşma mekanizmasının dışında görünmeyen veya bir tanrı görünümündedir. Devlet denilen hegemonya bireyler arasındaki suçlarda bireylere sormaya bile gerek duymadan “af” ilan edebilirken, kendisinin yüceliği ile algıyı bozmamak adına “devlete karşı işlenmiş suçlar” kavramı çıkarmıştır. Bu suçları affetmez ve bu suçlarla ilgili uzlaşma aramayı reddetmektedir. Devletin uzlaşmacı olmadığı böyle bir anlayışta “arabuluculuk” müessesesini oluşturabilmek ve topluma arabuluculuk kültürünü oluşturtmak normalden daha da güçtür.

Mahatma Gandhi; “Sıkılmış yumrukla, el sıkışılmaz” demiştir. Devletin kutsal kabul edildiği toplumlarda sıkılmış olan el devlettir ve bireylerden yumruğu öpüp biat-itaat etmesini istemektedir. Felsefenin devlet düşünlerinin –ütopyaların bir kısmı hariç- tamamında devlet sıkılmış yumruk gibidir. Ütopik devletlerde bireyler aslında yine devlet tarafından baskılanan uzlaşma, uyumluluk prensipleriyle “huzur, mutluluk ve barış” içinde yaşamaktadır. Uzlaşma ütopya devletin her yerindedir. Bu nereye kadar sürer devlet denilen iradenin baskıladığı yerine birey kendi iradesiyle bir şey düşündüğünde veya sorguladığında ütopya denilen sırça köşk bir şekilde çatırdamaktadır. Çünkü devlet iradesi birey iradesiyle uzlaşmaya gitmemektedir. Ütopya devlette bile o devleti tasarlayan düşün insanında bile yüce irade sahibi devletin iradesinin her şeyi kapsadığı ve muktedir olduğu inancı hâkimdir. Uzlaşma bugünkü devlet, toplum ve birey anlayışıyla tam 21.yüzyıl ütopyası gibi görülse de özünde insanlığın önüne çıkmış en önemli fırsatlardan biridir. 21.yüzyıl bir “uzlaşma yüzyılı olabilir”. Sonrasında insanlık hiç yaşamadığı “barış binyılını (milenyum)” yaşayabilir.

Felsefeciler olarak uzlaşma düşüncesini ortaya koyan hukuk ve düşün insanlarının bu yeni fikrini önlerine alıp gerçek bir tefekküre çekilmelidir. Bu insanların ortaya koyduğu iradilik, eşitlik, gizlilik gibi fevkalade doğru prensipleri iyice doldurmalıdır. Felsefeciler bu yüzyılda önümüzdeki bin yıla taşınacak olan yepyeni bir “barış felsefesi” prensipleri oluşturabilme fırsatıyla karşı karşıyadır. Uzlaşma felsefesi bunun temel kaynaklarından biri olabilecektir.

Uzlaşma kültürünü bir felsefe olarak değerlendirip geliştirmek amacıyla, devlet kavramı, ahlak kavramı ve hukuk yeni baştan okunmalıdır. Artık “barış” temel alınarak yapılacak okumaların ve düşünmelerin pozitif dünya düşünlerinin yolunu açacağı da aşikârdır.

Güzel bir özdeyiş aslında konuya ne kadar sahip çıkmamız gerektiğini de açıklamaktadır;

En kötü sulh, en iyi davadan iyidir.”



Dipnot: Bir kitap, kaynak önerisi; Türkiye de Arabuluculuk ve Uzlaşma konusuyla ilgili en iyi kaynak eserlerden biri, bu konuda yıllardır uğraş veren Deniz KİTE’nin kitabı.

KİTE Deniz. Başarılı Arabulucunun El Kitabı. GMN Institute. İstanbul, 2010.

36 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Opmerkingen


bottom of page