top of page
  • Yazarın fotoğrafıözdenbekir karakaş

NİKA AYAKLANMASI 532 YEŞİLLER (Prasinoi) – MAVİLER (Venetoi)







13 Ocak 532, Jüstinyen için de öyle bilinmez ama çoğu insan için 13 sayısı uğursuz. 13 Ocaktan başlayıp 6 gün süren olaylarda Konstantinopolis halkı için bütün tarihi boyunca ki en uğursuz gündür.

Nedir bu olayın içyüzü?

İmparatorluğun sıkıştığı bir dönem. Halk ve ordu mutsuz. Ekonomi sıkıntıda, İmparatorluğun doğusunda General Belisarius Sasani ordularını yenmiş, batı da ise sınırlar için çok güzel bir durum olsa da içyüzü başka idi. Kafkas orduları Adriyatik’e çağrılmıştı. Bu asker için İtalya ve Sicilya seferi anlamına geliyordu. Oysa imparatorluk ordusu savaş istemiyordu. Sasanilerle ve göçmen barbar kavimlerin baskınlarıyla uğraşmaktan askeri harcalar artmış, hazine hızla tamtakır olmuştu. Öyle ki İmparatorluğun büyük şenliklerinden “Hasat Şenliğinde” gelenek olan ‘bedava şarap’ dağıtımı yapılamamıştı. Hz. İsa’nın doğum gününde askerlere dağıtılan sikke altın dağıtılamamış, üstüne üstlük Konstantin’den beri Konstantinopolis te “fırıncılar sokağında” şehir halkına “bedava verilen ekmek” artık ücretli olmuştu. Bu durumlara halk bir anlam veremiyordu.

532 Ocak ayında her zaman olduğu gibi Hipodromda Yeşiller (Prasinoi) ve Maviler (Venetoi) arasında sıkı bir çekişme olacaktı. Bu arada yarışları dönemin en büyük dünya derbisiydi.

Bu yarışlardan bir gün önce yukarı da sayılan bu hoşnutsuzluklardan dolayı sokaklar karıştı. Nümayişler sırasında yedi kişi tutuklandı ve Vali (Praetor) tarafından ettirildi. Ne olduysa bu idam sırasında oldu. İdam edilenlerden ikisinin ipleri koptu ve idamı izleyenlerin yardımıyla kiliseye sığındılar. Bu ipin kopmasını halk Tanrının bir ikazı, işareti olarak yorumlamıştı. Vali halk gibi yorumlamayacak ve bu iki kişiyi kiliseden alma konusunda ısrarcı olacaktı. Bu ısrar gerilimi daha da artıracaktı.

Halk sokaklarda ve kilisenin etrafında “Nika!!!, Nika!!!” diye bağırıyordu. Bütün kentte “Nika!!!, Nika!!!” sesleri yükseliyor mutlaka sarayın odalarında ve koca taht salonunda da yankılanıyordu.

Ve bu gerginlikler arasında yarış günü geldi. Halk bu büyük mücadeleyi seyretmek ve takımını desteklemek için hipodromu dolduruyordu. Roma’nın hipodromu sürprizlere gebe yerlerdir. Hele bu gergin ortamda yarışların ilk günün özel bir anlamı vardı. İmparator, halkıyla buluşurdu geleneksel olarak da.

Maviler ve Yeşiller, bir tek araba yarışlarındaki iki tarafı ifade etmiyordu, Doğu Roma halkı için. Araba yarışları olayın heyecan kısmıyla Maviler ve Yeşiller adı konulmamış siyasi birer yapıydı. Taraftarları da aynı zamanda bu renklerin milisleri gibiydi. Yani Doğu Roma için anlamları çok ama çok önemliydi.

Kiliseye sığınan bu iki kişiden biri Mavilerden diğeri de Yeşillerdendi. Halk Maviler ve Yeşiller olarak Hipodromu tıka basa doldurdu. Taraftarlarını affetmesi için İmparator lehine tezahürat yapmaktaydı. Kendi valisinin kararını halka sorgulatmak istemeyen ve valiyi halka karşı güçsüz hale getirmek istemeyen Jüstinyen bu tezahüratlara halkın beklediği karşılığı vermemekte kararlıydı.

Bu ısrar halkın daha da gerilmesine sebep olacak, yarışların tamamlanıp bitmiş olmasına rağmen Maviler ve Yeşiller Hipodromu boşaltmıyordu. İki renk yıllardır görülmediği şekliyle beraberce hareket ediyordu. Hipodromdakiler kulakları sağır edecek şekilde haykırıyordu;

Yaşasın zulüm gören Maviler

Yaşasın zulüm gören Yeşiller

İki grup beraberce kendini yıkmış sel suları misali hipodromdan sokaklara akıyordu. Valilik binasının önünde asker yollarını kesti fakat bu seli durduracak baraj yoktu. Askerler o kalabalığın ayakları altında kaldı ve çoğu öldü. Valilik binasına, binanın altındaki zindanlara girdi kalabalık. Buradaki mahkumları kalabalığa katarak, binayı ateşe vermekte tereddüt etmedi. Artık sürü bilinci devredeydi. Aklıselim düşünemiyordu kalabalık. Ateş daha da artsın diye alevlerin içine saman balyaları atılıyordu. Bir taraftan da “Nika!!!, Nika!!!” diye bağırıyorlardı. Rüzgar gece ile beraber artmıştı. Samanların yanan sapları ateş oku olarak rüzgar da savruluyor ve gittiği yerde yangın başlıyordu. Senato binası yandı. Ayasofya Kilisesi (şimdikinin yerinde olan küçük kilise, İmparator Jüstinyen tacını burada giyinmişti) yandı, bu yangın bugünkü Ayasofya Kilisesinin muhteşemliği ile dikilmesine vesile olmuştu.






Konstantinopolisliler için Salı’nın uğursuzluğu işte bu, “Nika Ayaklanmasına” dayanır. Ayaklanma Salı günü başladı. Yangınlar tüm gece sürdü, Çarşamba sabah ortalık kül yığını, yangın yıkığı haldeydi. Yanmış yapılar günün aydınlanmasıyla ortaya çıkacak, o dillere destan kent yanık bir yer olmuştu. İmparator Jüstinyen kül olmak üzere olan bir kentin sabahında bu çılgın kitleyi sakinleştirmek, dikkatlerini yarışmaların rekabetine çekmek için yarışların devamını emretti.

Romalılar hipodroma dolmaya başladı, bu sefer yarışları seyretmek için değil, bu olumsuzlukların hesabını sormak, sorumluları o makamlardan için geldiler. Doğru yönetilemeyen bir süreçte ilkel toplumsal bellek asıl sorunlarını en alt bellekten çıkarmaya başlamıştı. Bu sürü doğal olarak çıkar tarafları tarafından “güdü”lüyordu. İki idamlıktan, ekmeğe konulan vergiye geliyordu konu. Taht bile tehlikeye girebilirdi de taht ta oturan bu durumun pek de farkında görünmüyordu. Sabah çok erken Senatoyu sarayda toplantıya çağırana kadar (başka bir şansı yoktu senatörleri toplayacak yer konusunda, çünkü gece Senato yanmıştı. Senatörler için en güvenli yer saraydı) dışarıda durumu bilmiyordu. Sokaklarda asker bile yoktu. Asker kışlaya çekilmiş (sözün doğrusu sığınmış) kafasını dışarı çıkarmıyordu.

Senatörler, Jüstinyen’e gerçek durumu dilleri döndüğünce anlattı. Halkın taleplerini kabul etmesinin en doğru şey olacağı konusunda ağız birliği yaptı Senatörler. Senato üyelerini dinledikten sonra durumun ciddiyetini daha iyi kavrayan imparator senatörlerin tavsiyesine uydu. Saray da kendini korumakla görevli birliğin komutanı Mundus’u hipodroma gönderdi ve halka İmparatorun tüm azilleri yapacağını yerlerine halkın istediği isimlerin atanacağını duyurdu.

Geç alınmış doğru karar, her zaman doğru karar değildir. Doğru zamanda yapılmayan iş, alınmayan karar doğru değildir. İşe yaramaz. Hele ki toplumsal reaksiyon kontrolden çıkmışsa, bütün inisiyatif sürünün kontrolüne geçmişse çünkü artık kontrol edilemeyecek sayısız değişken vardır. İmparator Jüstinyen ve Konstantinopolis yurttaşları bunu çok pahalı bir bedelle öğreniyordu.

Bu karar geciktirilirken tahtın muhalifleri de boş durmuyor, halkın hafızasında tozlar altında kalmış eski hesaplarını, kızgınlıklarını tozları kaldırarak şöyle tozlara üfleyip hafızadakileri görnüp hatırlanır hale getiriyordu. Doğal olarak bu hatıraları ve olumsuzlukları yeniden şekillendirerek yapıyorlar çoğu anıyı sürüye yeniden yazıyorlardı. Bu çıkar gruplarının istedikleri şekilde hatırlıyordu. Kalabalıklar sürüye dönüşmüştü. Sürü psikolojisiyle güdülüyordu. Bu sürünün (kalabalığın) kendine güveni artmış ve durumdan cesaret almışlardı. Kulaklarına her fısıldananla coşkuları da artıyordu. Birey olarak ne yaşadıklarının farkında bile değillerdi. Toplumsal bir akıl tutulmasıydı yaşadıkları.

Sel suları tekrar Konstantinopolis sokaklarına çağlıyordu. Sokaklar yine “Nika!!!, Nika!!!” sesleriyle inliyordu. Şehir bu haykırışların depremiyle titriyordu. Ses depremi, sanki yalnız ses olan bir canavar şehri doldurmuştu. Artık yalnız sokaklar değil, taht odasında taht ile odanın sütunları bile sallanıyordu.

Halk ilk olarak Justinos’tan önceki İmparator Anastasios’un yeğeni Probus’un yeğeninin evine yöneldi. Onu imparator ilan edeceklerdi. Lakin Probus çok akıllı bir insandı, olayların gidişatını baştan okumuş, olayların başladığı Salı günü kenti terk edip bugünkü Çatalca bölgesindeki çiftliğine gitmişti. Bu kontrolden çıkmış topluluk anlamsız bir hiddetle Probus’un evini yağmaladı, evdeki hizmetçi ve kölelerini öldürdü ve ateşe verdiler.

Kartaca fatihi, Sasani muzafferi General Belisarius sarayın güvenliğini sağlama telaşı içinde subaylarını organize etmekle meşguldü. Baş mabeyn Narses, Jüstinyenin sağ kolu olarak durumun ne kadar kontrolden çıktığını ve artık öngörülemez hale geldiğini, halkın elinde de silah olduğunu söylüyordu.

General Belisarius’un emrinde çok iyi eğitimli, dönemin en yeni imkanlarıyla donanmış, tepeden tırnağa zırhlı, silahlı ve atlı 1400 kişilik çok özel Got kökenli bir birlik bulunuyordu. Mundus’un emrinde tam bir savaşçı olan atlı Cermenler ve Avarlar bulunmaktaydı. Bunlarda tahminen 1000 civarıydı. Narses’in emrinde sarayı, tahtı koruyan çok özel niteliklere sahip bir muhafız bölüğü vardı. Sayıları azdı, fakat nitelikleri sayılarının çok üstündeydi.

Belisarius ile Mundus’a bağlı birlikler sokaklardaki bu seli durdurup dağıtmak, halkı evlerine sokmak amacıyla dışarı çıktı. Augusteum Meydanında (bugünkü Sultanahmet Meydanı) halk bu birliklere karşılık verdi ve çarpışmalar sırasında Samson Hastanesi ve Aya İrini Kilisesi (kentin ilk kilise’dir) yandı. Belisarius birliklerine Mese Caddesinin (bugünkü Divan Yolu) kontrolünü ele almalarını söyledi ama askerler halkın karşılık vermesi, ateş topları atması sebebiyle Komutanlarının bu emrini yerine getiremedi. Akşam karanlığı çökerken Belisarius ve Mundus karanlıkta askerlerini bu kontrolsüz yığının karşısında bırakmak istemediklerinden yenilgiyi kabul ederek çekilmişlerdi. Evet halk sarayı yenmişti.

Jüstinyen arkalarına bakmadan kaçarak saraya sığınan askerleri ve muhteşem komutanlarını gördükten sonra deliye dönmüştü. Kime güvenecekti. Senatörlerin tamamını saraydan kovar. Senatörlerin az bir kısmı deniz yoluyla kenti terk ederek güvenli yerlere giderken geri de kalanların büyük bir kısmı el altından bağlantıda oldukları isyancıların yanına koştular, beraber hareket etmeye başladılar, onlara katıldılar.

Jüstinyen senatörleri kovduktan Belisarius ve Mundus ile Başmabeyn’ni Narses toplantıdan sonra geceden sabaha kadar tüm kentte tellallar dolaştırılmış, İmparatorun Pazar sabahı Hipodromda halkının karşısına çıkacağını duyurmuştu.

Pazar sabahı İmparator Hipodroma geldiğinde elinde İncil vardı. Elindeki İncili havaya kaldırıp halka seslendi; Bu isyanlardan dolayı kimsenin suçlanmayacağını, kimsenin hiçbir şekilde yargılanmayacağını ve olayların son bulması halinde herkesin gündelik hayatına devam edebileceğini ilan etti. Demiştik ya kontrolü kaybettikten sonra doğru zamanda yapmadığınız şeyler sonradan hiçbir fayda göstermez diye. İş işten geçmiş, cin şişeden çıkmıştı. Halk İmparatora inanmadığını, yalan söylediğini haykırıyordu. Ve çılgınca yüz kızartacak kadar galiz hakaretler yağdırıyorlardı hem Jüstinyene hem de Theodora’ya.

Jüstinyen geldiği gibi elinde İncille Hipodromdan gitti. Hipodrom “Nika!!!, Nika!!!” diye çınlıyordu. Evet bu ses depremi sarayın ve tahtın çatırdamasına sebep olmuştu.. Jüstinyen özellikle eşi Theodora (“tahta oturmuş fahişe”, “erguvan pelerinli orospu” şeklinde tanımlanıyordu) sebebiyle nefret eden üst sınıf, isyancıları biledikçe biliyordu. Sarayda da rahatsız bir durum vardı, Narses komutasındaki saray muhafızlarından birçoğu artık İmparatoru korumak ve halkla karşı karşıya kalmak istemiyordu. Özellikle Avarlar iç karışıklarla mücadele için anlaşmadıklarını ve bu işe taraf olmak istemediklerini söylüyordu.

Bir Kelebek Ömrü Kadar Süren İmparatorluk Keyfinin Adı; Hypatius

Zaferlerinden o kadar eminlerdi ki yeni İmparatorlarının kim olacağını bile belirlemişlerdi. Anastasius’un büyük yeğeni “Hypatius”. Onu İmparator ilan edip, kafasına zincirden bir İmparatorluk tacı taktılar. Yeni İmparatora bu taç takılırken karısı “seni ölüme götürüyorlar” demişti. Zavallı Hypatius, ölümüne kadar duyduğu belki de en aklı başında sözler bunlardı. O başına takılan zincirden taç, İsa’nın çarmıha gerilmeye götürülürken başına takılan dikenli taç (Crown of Thorns) gibiydi. İsa’ya da çarmıha germeye götürülürken taçla beraber mor pelerin giydirilmişti. Bu mor pelerin işte bu sebepten dolayı çok önemli ve Roma İmparatorlarına özeldi. Bu mor pelerin Hypatus’un İmparatorluğunu simgeliyordu. Başında zincirden tacı, omuzlarında Saraydan çalınma Erguvani (mor) pelerini kendini bir anda Hipodromun İmparatorluk locasında İmparator koltuğunda buldu. Hipodrom yankılanıyordu; “ Yaşasın Yeni İmparator!!!”, “Yaşasın İmparator Hypatius!!!!”.

Asilerin artık yeni İmparatoru vardı. Halkın İmparatoru ve Sarayda tıkılıp kalmış İmparator. Doğu Roma İmparatorluğu için ilginç bir dönemdi, aynı gün iki İmparatoru vardı.

Mor pelerinim kefenim olsun!

Sarayın iskelesinde bir İmparator teknesinde hummalı çalışma vardı. Erzaklar geliyor, sandıklar taşınıyor saraydan tekneye yerleştiriliyordu. Herkes koşturuyordu. Jüstinyen durumun dönüşü olmayan noktaya geldiğini görüyordu. Tek çıkar yol kaçmaktı. Kraliçeye sarayın iskelesine yanında götürecekleriyle beraber gelmesi için haber yolladı. Ellerini çabuk tutmalıydılar. O kitle saraya doğru yönelirse hiç şansları yoktu. İmparator iskelede bir aşağı, bir yukarı yürüyerek çok gergin, korkmuş bir halde Theodorasını bekliyordu.

Theodora iskeleye inen merdivenlerde göründü, tekbaşınaydı Jüstinyen şaşırmıştı. Sandıkları neredeydi. Theodora sanki sarayda kabul salonundaymış gibi Erguvani Pelerinini giyinmişti. Theodora, Jüstinyenin karşısına dikildi; “ Yeterince altınımız var, ömrümüzün sonuna kadar da yeter, rahat ederiz. Fakat bir gün kendine soracaksın, ya kalsaydım! Diye Benim inancıma göre eğer erguvani pelerini omzuna taktıysan, onu çıkarmamalısın. Bana gelince ben atalarımızın sözüne her zaman inanmışımdır, mor pelerinim kefenim olsun!”.






İmparator bu konuşmadan çok etkilenmişti, o erguvani pelerine “mor onura” layık olmalıydı. Ve Theodora ile beraber lanet isyanı ne olursa olsun bastırmaya karar verdi. Güvendiği iki komutan ve sağ kolu ile beraber bir plan yaptılar. Müdahale adım adım planlandı: Mundus hipodromun Augusteum kapısını tutacak, Belisarius ise saray geçidini kullanarak ayaklanmacıların liderlerini tutuklayacaktı. Yani saray özüne dönmüştü. Bizans oyunu kurulmuştu. Konstantinopolisin Roma sarayı aynı zamanda “entrikanın sarayı” idi. Konstantinopolis te “entrikanın başşehri” idi. Hipodrom da Bizans oyunu kurulmuştu, bunu başka bir Bizans oyunu bozabilirdi. Byzantios’un kızları entrikanın perileri değilmiy di? Soğuktan donanı nasıl buzla ovuyorlarsa bu peri kızları İmparator ve İmparatoriçeye de ilham verecekler, yardım edeceklerdi. Ayaklanma tam bir entrikaya dönmüştü, taht sahibi olayların telaşı ile okuyamamıştı durumu ama Theodora parmağı içinden hiç çıkmayan bu olayları an be an takip ediyordu.

Sessiz direniş

Bu paln başladığında beklenmeyen bir şey oldu. Bu kadar sesin, gürültünün arasında “sessiz direniş.” Saray kapı muhafızları tüm emirlere, tüm vaatlere rağmen hipodrama giden yolu müdahale birliklerine açmadı. İmparator bu duruma sessiz kaldı. Fakat kendisine yapılan bu ihanetin bedelini çok ağır ödetecekti o muhafızlara.

Belisarius askeriyle sarayın etrafından dolanarak Hipodroma gitmek zorunda kaldı. Narses kapıyı tutan muhafız bölüğünün komutanına “bunlar size ne kazandırabilir?” diye soracak, sessiz direnişten hiç ses ve tepki gelmeyecekti.

Belisarius’un Cermenleri (Gotlar) Hipodromun içinden loca kapısına kadar hiçbir direnişle karşılaşmadan gelmişlerdi. Fakat locayı savunan Maviler, Locadakileri Gotlara teslim etmiyorlardı. Aslında bir sertlikte de bulunmuyordu, Maviler. Sonra birden bire kalabalıktan Got askerlerine hakaretler, tacizler başladı. Kalabalık askerleri kıstıracakmış gibi çemberi daraltıyor, uğultular yükseliyordu. Belisarius etrafına baktı, kendisinin ve askerlerinin kıstırıldığı, kapana kısıldıkları hissine kapıldı. Panikle kılıcını çekti.

Katliam başladı, kılıç kından çıkmıştı.

Gotlar komutanlarının bu davranışını harekete geçme emri olarak algıladı. Kılıçla kadın erkek, çocuk yaşlı ayırmadan kıymaya başladılar. Kafalar, uzuvlar kopuyor, karınlar deşiliyor, korku ile geri çekilmeye çalışan halk ya atların ya da panikle kaçmaya çalışanların ayakları altında eziliyordu. Belisarius’a, Mundus hipodromun ölüm kapısından (ölen gladyatörlerin sahadan çıkarıldığı kapı) giriş yaparak katıldı. Belisarius tribünlerde, Mundus yarış meydanında katliam yapıyordu. Narses de büyük girişin orada az ve seçkin askerleriyle çıkışı engelleyip kaçmaya çalışanları öldürüyorlardı. Tam otuzbin insan (kimi kaynak kırkbin sayısını da yazıyor ama genel kabul otuzbin) öldürülüyor, Loca’dan Hypatius canlı olarak alınıyor, sonra ne oluyorsa bir parmak işin içine giriyor (Theodoranın parmağı olabilir) öldürülüyor.

Hipodromda sabah saatlerinde başlayan bu katliam hipodrumun mermerleri kırmızı renge dönene, tek bir canlı kalmayıncaya kadar devam ediyor; öğlen saatlerinde bitiyor. Artık Konstantinopolis sessiz, ölümün sessizliğinin çöktüğü bir diyar.

Dönemin kaynaklarının bir çoğu (Prokopius da dahil) bu işin arkasında Theodora’nın olduğu söylüyor. İş bir spor karşılaşması çekişmesinden daha fazla siyasi bir özellik gösteriyor. Dönemin güçlü ve organize siyasi yapıları Maviler ve Yeşiller ile o dönem yoğun olarak devam eden Hıristiyan mezhepleri ve itikad sorunları. Bununla beraber Theodorayı bir türlü içlerine sindiremeyen, kabul edemeyenlerle Theodara’nın hesaplaşması iç içe girmiş gibi görünmektedir.

Tek başına muktedir ve Şehir Savunucuları

Bu katliamın sonunda tahtın bir cadı avına çıkacağı düşünüldü. Ama öyle olmadı. İsyancılardan hipodromun dışında olup hayatta kalanları affedildi. Hiçbir suçlama yapılmadı. Hatta Hypatius’un çocuklarına olayın sıcaklığında verilmiş olan sert kararlar ve ellerinden alınmış haklar ve mallar bile geri verildi. Bu işten en zararlı çıkanların başında Theodora’yı bir türlü kabullenemeyen Senatörler ve onların şahsında Senato kurumunun bizzat kendisi oldu. Roma İmparatorluğunun tahtla beraber en kadim müessesesi olan, İmparatorların bile aldıkları kararları danıştıkları, danışmak zorunda oldukları “Senatos Populus Que Romani” (S.P.Q.R) bütün ağırlığını kaybetmişti. Bütün senatrler sürgüne gönderilmişti Senatörlerin mallarına Jüstinyen ve Theodora tarafından el konulmuştu. Sonradan af çıkarılsa bile o eski Senato ve Senatörlük kurumu oluşamadı., göstermelik bir yapı olarak kaldı. Artık Jüstinyen kararları tek başına alıyordu. Hiç olmadığı kadar iktidar ve muktedirdi.

Bir de o “sessiz direnişi” yapan muhafız askerler tüm bölük olarak katledildi. Bu yapı tamamen ortadan kaldırıldı. Bunun yerine “Şehir Savunucuları” diye bir yapı oluşturuldu. Bu şehir savunucuları küçük davalara bakacak. Esnafı denetleyecek, düzenleyecek. “Agentes in Rebus” (Jurnalcilik müessesesi) dağıtılacak. Bu görevi de yeni yapı yapacaktı. Bu yeni “memurlar” sözde halk tarafından seçilecekti. Seçecekleri (seçmen) ve seçilecekleri taht belirleyecekti. Bu memurluk daha sonraki yıllarda Saray tarafından para ile satılan bir görev olacaktı. Şehir Savunucları ayrıca Konstantinopolis’e girişleri kontrol altına alacaktı. Kentte malı, işi yada ailesi olmayan hiçbir göçmen surlardan içeri adım atamayacaktı. Daha öncesinde Yahudiler, Ermeniler ile Monofizitler kente sınırlı bir izinle girebiliyor, gün batımından önce kenti terk ediyorlardı. Bunlara uygulanan yasak daha da genişletilerek diğer insanlara da uygulandı.

Altı gün, NİKA!!! NİKA!!!!

Altı gün süren isyanın ve sonundaki katliamın sorumlusu kimdi? Bir anda mı çıkmıştı bu isyan? Bir anlık panikle mi katliama dönüşmüştü? Sorulabilecek daha onlarca belki yüzlerce soru olacaktır. Çoğuna verilebilecek cevap, okumalardan sonra ki yorumdan başka bir şey olmayacak. Belki de başka bir yorumu benimsemek şeklinde olacaktır cevap. Dönem kronikleri çoğu şeye cevap verebiliyor mu? O da tartışmalı? İktidara karşı büyük bir kin duyulan bir dönemden bahsediyoruz. Kim o dönem de ne kadar tarafsız, ne kadar önyargısız olabilir.

İsyanın sonuç kısmına bakarsak durumu olaylar üzerinden okursak, çok ince detayına kadar çalışılmış bir planla güçlü bir taht yaratılmış, o devrin tüm ekonomik ve siyasi sorunları gündemden düşmüştür. Muhalifler bertaraf edilmiştir. İstenildiği gibi dizayn edilebilecek bir toplum meydana getirilmiştir. Senato gibi tahtta ayak bağı olan kurumlar tasfiye edilmiş, işlevsiz hale getirilmiştir.

Ortaçağ Nika Ayaklanmasının son günü yapılan katliam ile artık bütün renksizliği, karanlığı ile çökmüştür tarihin üstüne. Belki de bu ayaklanma başarılı olsa simsiyah bir Avrupa Ortaçağı yerine gökkuşağı misali renkli bir Ortaçağımız olacaktı. Ama bu olay Doğu Roma da bilimin, hukukun, ahlakın, sanatın, dini değerlerin en dibe vurduğu dönem olacaktı. Bu bir dalga olarak da dünyayı saracaktı. Bu sürecin içinden bu olaydan kırk yıl sonra, Arabistan çöllerinin ortasındaki bir kervan kasabasında doğan bir Arap çocuk yepyeni şeyler söylecekti. Onun söyledikleriyle de yine Emperyal Romanın bağrında İsanın sözlerinin yayılması gibi, bu sözler yayılacaktı.

Konstantinopolis yakılmış, yıkılmıştı. Jüstinyen bu Emperyalliğinin merkezi kent başta olmak üzere bir çok yerde imar hamlesine girişti. Ayasofya başta olmak üzere birçok büyük yapı yapıldı. Halk bir şantiyeye dönen şehirlerde çalışmaya başlamış, dönemin şartlarının üstünde hem de çok vasıflılık gerektirmeyen inşaat işlerinden para kazanıyordu. Bu kentlerin şantiyeye dönmesi işgücü açığı ortaya çıkarmış, kırsal da yaşayan Roma vatandaşları da kentlere, yeni kurulan kent alanlarının oralara göç etmeye başlamışlardı. Anadolu kırsalı boşalıyor, halk kentli oluyordu. Ve bu zamandan sonra bir daha o kırsal Romalı köylülerce doldurulmayacak uzunca bir süre boş kalacak, sonrasında doğudan arkasından onları kovalayanlardan kaçanlar bu Anatolia’yı dolduracaktı. Kendilerine anayurt yapacak, Anadolu diyeceklerdi. Halk kent merkezlerinde yaşıyor, çalışıyor, konforlu rahat bir hayat sürmeye başlamıştı. Fakat bir sorun vardı, İmparatorluk üretmiyor, dışardan gelen ürünlerle beslenip, giyiniyordu. Eskisi gibi savaş ganimeti, yıllık vergiler de akmıyordu. Değirmene su gelmeden boşa dönmeye başladı. Boşa dönen değirmenden bir şey çıkmıyordu. Jüstinyen dönemi en parlak dönem diye geçer tarihlerde, o parlaklık o kadar göz kamaştırır ki İmparatorluğun içerden çökmeye başladığı fark edilemez bile. Bu parlak dönem ambardaki en değerli ürünlerle dolu heybenin altan delindiğinin görülmediği zamandır.

Bu Nika ayaklanmasını anlatırken dikkat edilirse Kiliseden, bu süreçte ve sonrasında kilisenin duruşundan, durumundan bahsetmedik, o daha detaylı bir konu. İlerleyen kısımlarda olacak.

Jüstinyen tarihin en ihtişamlı ibadethanesini o dönem Theodora ile beraber yaptıklarının kefareti olarak yaptırmışta olabilir.

5 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Commentaires


bottom of page