top of page
  • Yazarın fotoğrafıözdenbekir karakaş

HAYATIMI KAYBETTİM… HÜKÜMSÜZDÜR



Çocuklarla ne hoş vakit geçirdik, güldük, eğlendik. Oğlumla, kızımla belki de hiç bu kadar yakın hissetmemiştim doğrusu. Ya da öyle bir duygu. Eşimle dersen, o biraz daha donuktur, o bile bir başka idi bu akşam. Neler anlattı? Neler paylaştı? Otuz küsur sene yanımızda cevher varmışta işleyememişiz diye düşündüm.


Yemek yediğimiz mekândan çıktık, çocuklar geldi mi? Yok onlar beraber takılacağız dediler. Ben otomobil kullanacağım zaman içki içmiyorum, herhalde ondan kibarlık yapıp onlarda içmedi. Sağ olsunlar. Valelik yapan delikanlı getirdi aracı, geldiğimde arabayı teslim ederken biraz sohbet ettim. Diyarbakırlıymış, okuyormuş. Akşamları da burada takılıyormuş, cep harçlığı için. Diyarbakırlıya biraz da ben cep harçlığı katkısı yaptım. Gülümsedi, delikanlının gülümserken esmer teni ışıldadı. “Sağ ol delikanlı, teşekkür ederim. Sevgiyle kalın” dedim. “ Ben teşekkür ederim. Hocam” dedi. Dönüp şöyle bir baktım Hocam deyince, vay hayta hemen de nasıl anladı diye.


İstanbul trafiği hep dolu oluyor çok zamandan beri, hele ki sahilde. İstanbul akşamdan sabaha kadar sahil yolunda, sabahtan akşama kadar da çevreyollarında ömür geçiriyor gibi. Bu akşam yol sakin, hava sakin, her şey sakin. Hani Amerikan filmlerinin klişe sözü vardır ya; “Fırtına öncesi sessizlik” gibi. Boğaz ne güzel görünüyor, o yakamozlar ayın ışığından mı yansıyor yoksa her tarafı sarmış, gökdelenlerin aydınlatmalarından pek belli olmuyor. Aman yakamoz işte, seyrin keyfini çıkar be feylesof hoca.


Birden gözümün önünde büyük bir ışık parladı, metalin ezilme sesi duydum bir an. Bir de “birtanem” diye bağırdığım sesimi. Ben eşime hep “birtanem” derim. Sonra karanlık, daha karanlık. Dışardan bir sürü ses geliyor, siren sesleri, insan sesleri bir sesi tanıyorum; “Özden beni duyuyor musun? Bırakıp gitmek yok deli adam” diye bu birtanemin sesi. Neden bırakıp gideyim birtanem. Sensiz nereye gideyim? Sonra dümdüz yatıyorum. Biraz karanlık aydınlanmaya başladı, “gözüne fer geldi” diye söylerler ya öyle bir hal. Gözümün önünde kızım günü Karagözlü bir kız, “hocam beni duyuyorsan, gözkapaklarını oynat” diyor. Bu hayta da anlamış hoca olduğumu bugün alnıma hoca olduğum yazılmış herhalde diyorum. Gözkapaklarımı açıp kapatıyor, ama bu hayta devamlı “hasta tepki vermiyor” diyor.


Bir koridor da tekerlekli bir şeyim üstünde yatıyorum. Böyle düz yerler belimi çok rahatlatıyor. Sesleri duyuyorum. Kim bunlar, en kadar çok insan var orada. “Ex hasta” diyorlar. “O zaman B3 e indirin” diyor, duygusuz mekanik bir insan sesi.


Asansörün inişinin bile farkındayım. O kızıma benzeyen Karagözlü kızla, bir delikanlı var yanımda. Hiç konuşmuyorlar. Asansör biraz sarsıntılı duruyor, herhalde B3 e geldik. Asansörün kapısı açıldı. Yine tekerlekli yatakla koridordayım. Bir kapıyı tıklıyorlar, “Ex hasta, evrakları yukarıdan gelecek” diyorlar. Benim yaşlarımda bir adama teslim ediyorlar. “Bekleyin, sedyeyi getireyim”, içeriye girince “Hasan gel, müşteri geldi” diye bağırıyor. “Şurası boş, oraya alalım diyor”. Hasan ayakucumda pek seçemiyorum. Yatırdıkları yer buz gibi. Sırtım, kıçım dondu. Beni koridorlarda gezdiren sedye de gidiyor. Tekerleklerinin sesinden tanıdım. Hiç birtanemin sesini duymadım bu ara. Bir de burası çok karanlık. “Hasan şu etiketi tak, kapağı kapat” diye ses geldi. Hasan ayak başparmağıma bir ip taktı gibi. Yine bir tekerlek sesi. Sürgü tekerleği gibi, peşinden bir metal kapak kapandı. Hem soğuk, hem karanlık.


Canım sıkıldı, tomografiye girmiş gibi hareketsiz yatıyorum. Hiç değilse tomografinin o sinir bozucu “vınnnn” diye bir sesi oluyor. Burada ses yok, ses çıkarıyorum, sesleniyorum duyan yok. Kapımın önünde bir ses duyuyorum. Ne kadar zaman geçti, bilmiyorum. Bir radyo sesi, haber spikerlerinin konuşma şekli gibi. “Felsefeci, Sosyal Bilimci Özden Bekir Karakaş, hayatını kaybetti.” Hasan bağırıyor; “Abi, son gelen müşteri kim biliyon mu?” Yine sessizlik.


Ben çok unutkanımdır, her şeyi unutup kaybederim. O yüzden hiç şemsiye kullanamadım. Kasket kullanmayı çok severim, birçok kere kasket almak zorunda kaldım. Atm makinalarında kartımı unutmuşluğum da vardır, çektiğim parayı unutup almayışımda. Annemle, Birtanem hep aynı tepkiyi verir, evde çorapları kaybettiğimde, pantolonu mu nereye koyduğumu bulamadığımda, “nereye koyduysan oradadır”. Sahi ben hayatımı nereye koydum yahu?


Metal kapak açıldı. Ha şöyle demek ki buldular hayatımı. Unutkanlık çok kötü bir şey. Sürgünün tekerlekleri döndü. Oğluşum, yakışıklım bir de yeğenim rengi bozuğum başımda. Gözleri kan çanağı. Ne oldu yavrularım hayırdır diyorum. Ses yok, ben yokmuşum gibi, sedye ile beni içeri alan adamın sorusuna cevap veriyorlar; “Bu mu?” , “evet, babam bu”, evet dayım bu”. Demek bir şeyi kaybedince, “bu” oluyorsun”. Adam “tamam siz dışarda bekleyin, araç gelince biz teslim ederiz.” Yine gezmeye gideceğiz galiba, ne yapayım kimse beni dinlemiyor. Bakalım bu sefer yolculuk nereye? Bayağı gürültülü tamamen metal sedyenin üstünde tahta bir kutu ile Adamla, Hasan geldi. Hasan “yaşına göre daha yaşlı görünüyor, saçları bembeyaz. Okumak adamı resmen çökertmiş” diyor. Ah, Hasancım kolay mı yıllarca kallavi felsefe kitapları okumak, bir şeyler anlatmaya çalışmak insanlara. Kutuya yerleştiriyorlar. Yattığım yerden daha sıcak çok şükür. Biraz kaloriferleri açsaydınız ya, resmen hasta eder burası insanları. Tahta kutunun üstüne yine kapak. Yine karanlık, bu sefer dışarıdaki sesleri duyabiliyorum, hiç değilse.


Trafikte gidiyoruz, onu duyuyorum ama hiçbir şey görünmüyor. Hey arkadaşlar, ben hayatımı kaybettim. Bir etrafa baksaydık, bir gazete ilan verseydik “hayatımı kaybettim, hükümsüzdür” diye. Hiç duymadınız mı, kimlik hırsızları var, ya hayat hırsızları da varsa. Hayatımı başka işlerde kullanırlarsa. Kime söylüyorum. Eskiden de böyle olurdu, bazen insanlar arasında görünmez, duyulmaz olurdum. Sen bilirsin bunu en iyi birtanem, sahi o nerede hiç sesi gelmiyor.


Oğlum annene söyle o bulur. Yeğenim ablama söyle o bulur. Onlar benim unutkanlığımı bilirler, şıp diye elleriyle koymuş diye bulurlar hayatımı. Kızım sen duy bari “Kayıp Eşya Bürosu” varda “Kayıp Hayat Bürosu” yok mu bu memlekette? Bir sordurun yahu, bir bulan insaniyet namına getirmiştir belki. Getireni bulursanız, birkaç kuruş verin, getirenin gönlünü alın. Babamız unutkan biri oluyor ara bir böyle deyin.


Araç bir yere geldi. Her taraf aynı tahta sandıkla dolu. Memlekette ne kadar çok insan hayatını kaybediyormuş. Kaybetmeden önce bilmiyordum. “Selam, kardeş sen nerede kaybettin hayatını” hiç ses vermiyor, tahta kutu komşum. Keşke biraz konuşkan birinin yanına koysaydınız. Mesmursuz insan çok. Hiç değilse selamı al değil mi?


Yeğenim, oğluma “Annem, yengem, Ilgın ve Anneannem beraber gelecekler. Yoldalarmış.” Çok şükür ya hayatımın dört kadını gelsin bulsunlar artık şu hayatımı. Peki, benim üç buçuk ayaklı kızımı niye getirmiyorlar? Nereye bıraktılar onu? Çok özlemiştir, şimdi o babasını. Mahşerimin dört atlısı, kadınlarım gelsin, şu kutudan kurtulayım. Beraber gider, Kekikle sarılırız, biraz kuyruk sallar, yalar mutlu olur.


Sigara üstüne sigara içiyorlar. İçmeyin şu zıkkımı o kadar çok, öldürecek sizi o meret. Hiç dinliyorlar mı? Oğlum, bir tane de bana ver desem de duymayacaklar nasılsa. Hayatımı kaybedince, sesim içime kaçtı sanki. Duyulmuyor arkadaş, bir tarafımı yırtıyorum yok. Demek ki bu bana ders olsun, her şeyini kaybet hayatını kaybetme. Hadi bana bir haller oldu, bunlara ne oluyor. Tahta kutunun başında fasulye sırığı gibi dikilmiş, sigara üstüne sigara içiyorlar. Genç adamlarsınız, tıktınız beni buraya gidip arasanıza hayatımı.


İşte geldiler, Annem, birtanem, ablam, kızım ve eniştem. Enişte bari sen ara, işine gelmedi mi hiç duymaz zaten? Alo enişte kime söylüyorum, “yine bir yerde unuttum garanti, şunlara söyle de arasınlar.


Anne, sen bulursun. Küçük annem ablam (aramızda sekiz yaş var, hep küçük annem oldu), sen bir bak bakalım. Birtanem, kızım gözlerinizin hali ne, bir şey yok valla alt tarafı “hayatımı kaybettim”, bulunur. El birliği ile ararız.


Oğlum, “Anne, hala içeri alacaklar babamı” diyor. Hoppala içerde, herhalde kayıt ya da tutanak tutulacak. Kutu içinde yolculuk iyide, biraz kilolu olunca hiç de rahat değil. Sıcak bir yere geldik çok şükür. Kapak açıldı. Kutudan çıkardılar mermer bir zemin hissetim, aynı hamamlardaki göbek taşı gibi sıcak. Ha şöyle, bütün gece dondum, kaskatı oldum. Soyunduruyorlar, kaldık mı çırılçıplak, etrafımda aynı kesimhanelerdeki gibi giyinmiş tanımadığım iki kişi var, kapıya doğru “biraz sonra yakınlarını çağıracağız” şimdi dışarda bekleyin. İyi valla “hayatını kaybedince hamam keyfi”, “dök dök sıcak suyu, oh iliklerim açıldı. Etim kemiğimden ayrıldı. Elleriniz dert görmesin, iyice de sabunladılar. Bir tur daha sıcak su.” Kuruladılar, şimdi hamamdan dinlenmeye çıkarken sardıkları gibi saracaklar herhalde. Bir de sodalı ayran verirlerse değme keyfime. “Hop hop silikon mu o? Yapmayın çocuklar, oraya silikon sıkılır mı? Ayıp yahu, hamam sefası iyiydi de bu olmadı. Kucak bebeği sarar gibi sarıyorsunuz, hey size söylüyorum, çok sıkı oldu.” Annem geldi, birtanem geldi, ablam, kızım geldi, delikanlılar, eniştem geldi. Bu kayıp olayı bayağı büyük galiba, gözlük kaybettiğim zaman ki gibi değil. Onlar yavaş yavaş çıkıyor, “yahu gözlerin üstüne koymayın o pamukları” yine görüntü gitti. Ses var, bu hayatını kaybettin mi, radyo dinler gibi dinliyorsun, dışarıyı. Görüntü gelip, gidiyor.


Kundak bebeği gibi yaptılar beni. Mermer zeminden kaldırdılar. Yine tahta kutunun içine geldik. “Dönüp boşalıp, bu kutuya giriyoruz, kaçış yok gibi.” Yine kapağı kapattılar. Biri dışarı seslendi; “Amcanın yakınları gelsin”. Kim geldi hiç bilmiyorum. Bu pamuklar, bu kundak bütün algılarımı kapattı sanki. Bir sedye üzerinde gidiyorum, tekerleklerinin tıngırtısından anladım. Geceden beri o kadar sedye tecrübem var.


Sedyeden bir yere koydular ama neresi hiç anlamadım. “Araç hazır oldu mu haber vereceğiz” diye bir ses duydum, bize mi başkasına mı söylediler tam anlamadım.

Bu eniştemin sesi “araç geldi Dilge. Buraya getirin”. Yine yolculuk başladı. Yoğun bir trafik var belli, dur kalk gidişimizden. Bu dünya da her sorun çözülür, benim kayıp hayat bile bulunur da bu İstanbul trafiğine çözüm bulunamaz. Sanki dünya bu ufacık yere toplanmış. Şoför arkadaşa sabırlar diliyorum. Gideceğimiz yer uzak değildir umarım. Uzak yakın, bu karanlık yüzünden zaman algımı kaybettim. Gece mi gündüz mü, bir saat mi geçti, bir ömür mü geçti hepsi anlamsız hale geldi.


Araç bir yere park ediyor. “Ucundan tutun, altından tutun. Bir iki daha yardım etsin” diye sesler geliyor. Tahta kutunun içinde kilo da var, zor tabi insanlara. Artık hayatımı bulana kadar idare edecekler. Kusura bakmasınlar.


Seslerden anladım, bir cami avlusundayız. Annem sever cami gezmeyi, belki benim buralarda kaybettiğimi sanmıştır hayatımı. Anne işte. Müezzinin sesi fena değil, ezanı birçoklarından iyi okudu. Hiç değilse İkindi ezanı olduğunu rast makamından anladım. Geceden beri bayağı zaman geçmiş. Avlu sessizleşti, ezan bitene kadar, tek tük ayak sesleri var. İçerde müezzinin kamet alışını duyuyorum. Sünnet bitti. Farz bitti. Avlu yine dolmaya başladı. Tahta kutunun başına sesinden genç bir ses olduğunu anladığım biri geldi. Cemaat ayakuçlarımızla safları düzeltelim dedi. Kısmet birinin cenazesine de katılmakmış. Hayatımı ararken, birine de son duamızı edelim bari. Hoca klasik cenaze cümlelerini söyledi. Hak helalliklerini aldı, namazı tarif etti. Son defa bir Fatiha okuttu. Sonra cenazemiz Hadımköy mezarlığına defnedilecek, sonra Tan köyü derneğinde taziyesi var dedi. Hayda tesadüfe bakın, cenaze hemşehrimin çıktı. Acaba kim ölmüş? Allah rahmet eylesin. Kusura bakma, ben “hayatımı kaybettim” cezalıyım bu tahta kutuya koydular beni.


Hemşehrim seni niye bu kadar uzak mezarlığa vermişler böyle. Kimlerdensin, önceden o tarafta mı oturuyordun, İstanbul da mezarlıkta zor iş. Seni gömecekler, sonra dön taa Çengelköy’e derneğe gel. Ailene sabırlar dilerim. Ben mezarlığa gelemem herhalde ama şu hayatımı bulur bulmaz dernekte taziyeye katılırım.


Yine tahta kutumu yüklendiler. İyi oldu, hiç değilse bir tanıdığın cenazesine katılmış oldum. Ama böyle kutu içinde hiç olmadı. Biraz ayıp oldu. Yine araca yüklediler. Yolculuk başladı. Bulacağım hayat seni.


Bu yolculuk bayağı uzun sürecek gibi. Trafik, trafik, trafik. Sessiz bir yere girdik, burada araç biraz daha gitti. Yine park etti. Yine benim kutuyu çekiştirmeye başladılar. Dışardan sesler geliyor, “Baş tarafını sağa çevirin, oraya gidecek”. Burası artık son durak olsun, çok yoruldum. Geceden beri aç, susuz dolan dur. Karanlık yerde dur. Kimse sohbet etmiyor, bir dal sigara vermiyor. Sandık kutumu yere koydular, “Oğluyla, yeğeni aşağı insin” dedi bir ses, sesi tanıyorum ama o mu değil mi emin değilim. Şu pamuklar yüzünden bir şey göremiyorum. Kapak açıldı. Kutunun içine serinlik girdi oradan aldım. Ciğerlerime hava çekeyim diyorum ama öyle sıkı sardı ki, o hamam tellakları nefes almak ne mümkün. “Ben buradan tarif edeceğim delikanlılar. Sağ tarafına yan yatırın, başına topraktan hafif yastık yapın. Aferin şimdi biriniz çıkın diğeriniz tahtaları dizin son tahtayı öbür tahtaların üstüne basarak koy sonra sen de yukarı çık.” Yine Kuran okunuyor, hemşehrimin cenazesine mezarlığa gelmişiz, demek ki yakın bir akraba. Tahtaların üstüne toprak atılıyor, Kuran-ı Kerim sesleri bir duyuluyor bir duyulmuyor. Biraz sonra toprak atılma sesleri de Kuran okuyanların sesleri de duyulmuyor.


Karanlık, sessizlik ve benim iç sesim baş başa kalıyoruz. Tahta kutunun çıktıktan sonraki o kadar ses, kakofoni kayboldu gitti. Görüntü kaybolmuştu, şimdi ses de kayboldu. Ben bu “Kayıp Hayatlar Bürosunu” nasıl bulacağım sorusu ile baş başa kaldım.


Bembeyaz bir sis, karanlık körlüğünden sonra bu bembeyaz sisin körlüğü beni benden aldı. Bir taraftan da iyi geldi. Bembeyazlığın içinde daha da bembeyaz bir şey bana doğru geliyordu. Tarif et deseler edemem ama görüyorum. “Selam” dedim. “Selam” diye cevap verdi. Hâlbuki ne benden bir ses çıkmıştı, ne de ondan. O bembeyazdan daha bembeyaz şey gülümsüyordu. Nasıl mı anladım? Bunu da tarif edemem. “Ben hayatımı kaybettim. Kayıp Hayatlar Bürosunu arıyorum biliyor musun nerede olduğu?”. Daha da içten güldü. “Biliyorum tabi, uzun yolculuktan geldin. Biraz sohbet edelim, tarif ederim sana” dedi. Ne güzel hiç ses çıkarmadan konuşuyorduk, tarifsiz sessiz sesi melodi gibiydi.


Burası neresi” dedim. “Çağlar boyunca insanlar değişik isimler vermişler, bir sürü şey hayal etmişler burası hakkında ama burası sonsuzluğun başladığı yer.” “Nasıl yani” diye soruyorum şaşkınca, “sen nereye geldiğini tahmin ediyorsun?” Gel de cevap ver şimdi, “Soruyu öyle zor yerden sordun ki? Bilmiyorum dersen kırılmazsın değil mi? Uzun bir süreden beri, sesimi duyup cevap veren bir tek sensin?” “Kimisi ahiret der, kimi yeraltı dünyası, kimisi tekrar dönüş için arınma yeri, kimi Nirvana.” “Ben öldüm mü şimdi?” derken gece girdiğim buzhanedeki gibi buz kestim. “Evet, bir tek ölüler öldüklerini bilemezler ve gerçekle burada ya senin gibi kısa zamanda ya da birçoğu gibi uzun zamanda yüzleşirler. Burada zaman kavramı olmadığı için buranın yüzleşmenin süresi ile ilgili bir sıkıntısı yok. Eninde sonunda gerçekle yüzleşiyorlar.

Yani o gördüklerim duyduklarım hep benim cenazemle ilgiydi” dedim. “Öyle senin coğrafyanda cenaze törenleri öyle, başka yerlerde daha farklı. Hepsinin ortak özelliği, cesedi ait olduğu yerde yani dünyada bırakmak. Ruh, töz, zihin artık her ne kabul edersen onu buraya Sonsuzluğun başlangıcına göndermek” diye cevap verdi.


Dünya da bize anlatılan öbür dünya tasvirleri burada yok”. Bunu söylerken kendimce bir kahkaha patlattım,” Niye öyle kahkaha attın” diye sordu. “Aklıma ölmeden birkaç önce seyrettiğim birkaç görüntü geldi. Bir hoca bağırıyordu, biz de içeceğiz o şarapları, hem de doya doya. Bir başka hoca da hepimiz otuz yaşında olacağız her birimize 72 huri, cariye, eş verilecek diye. Kimisi saraylardan, köşklerden bahsediyordu, kimisi nehirlerden, cennet bahçelerinden, kimisi ateşler içindeki cehennemden, zebanilerden. Onlara gülüyorum. Keşke ne halt arzuluyorlarsa dünya da yapsalar, baksana burada bir şey yok.” Diye gülme sebebimi anlattım. “Bu arada tanışmadık ben Özden, senin bir adın burada görevin var mı?” diye sordum. “Melek miyim, peri miyim? Diye soruyorsun herhalde. İsmim yok, ben aslında senin iç zihninim, sen bu hiçliğe daldığında ben de kaybolacağım seninle beraber. Kendin bana ne isim verirsen o süre içinde oyum. Burada melek falan da yok.” “Dünya da insanlara topraktan geldin, toprağa gideceksin diyorlar ya, bir taraftan doğru. Bir taraftan yanlış. Doğru olan beden diye bahsettiğiniz şey, topraktan gelip toprağa gidiyor. Hani o ruh, töz, zihin denilen şey hiçlikten geliyor, hiçliğe gidiyor.” “Yani bizim yolculuğumuz bilinmezden başlıyor, bir testinin içine doluyoruz, beden kendimize bir sürü şeyler olduğumuzu söylüyor. Süper ego (bedene aittir) ‘eşref-i mahlûkat’ deme küstahlığını gösteriyor. Sonunda testi dolaşılıyor. Testi toprak oluyor. Testiye dolmuş olan yolculuğuna devam ediyor.” “Yani bir devinim oluyor, anladığım kadarıyla” diye konuşmasının arasına giriyorum. “Oluş ve bozuluş diyelim dünya şartlarında, bu hiçlikte olmayan kavram. Bu devinim dediğin şey, aslında merak ettiğin bu hiçlikte neler oluyorsa, onu sen deneyimleyeceksin. Buradan dönüş yapıp, deneyimlerini anlatan kimse yok. O öbür dünya vaatlerinde bulunan bütün ulu ulularda burada ‘Kayıp Hayatlar Bürosu” aradılar, çünkü onlarda dünyanın zaman algısına yenildiler ve öldüler. Hiçlik yolculuğundalar. Sonsuzluğun başlangıcı diyoruz ama dünya geliş kısmımız gibi bir muamma o da. Dediğin gibi belki de devinim vardır, bir şekilde o dünyaya veya başka bir dünyaya düşersin. Ya da hiçliğin içinde yolculuk gerçekten sonsuzdur.


Peki, dünyadaki sevdiklerimizi görebilir miyiz burada? Ya da hesap soracaklarımızdan hesap sorabilecek miyiz?” “Sevdiklerini ya da sevmediklerini görebileceğini sanmıyorum, sen yine de bir şansını dene. Dünya da soramadığın hesapları, cezalandırmaları ve ödüllendirmeleri burada yapabileceğini hiç sanmıyorum. Ortam böyle. Bir girdaba doğru akış. Hani kara delikler var ya, her şeyi içine çekiyor. Nereye gittiğini kimse bilmiyor, kimisi paralel bir evrene gittiğini söylüyor, kimisi ak evrene” sustu. Bana baktığını soru beklediğini hissediyordum. Ne isimle seslenecektim ona karar vermeye çalışıyordum sonra nafile bir çaba olduğunu anladım. “Bak ortamı çabuk kavradın, isim vermek nafile çaba çünkü senin isminin bile bir anlamı yok bu hiçlikte. Her şey hiç aslında.


Bu hiçlik o zaman tam anlamıyla ‘Kayıp Hayatlar Bürosu’ ve biz bu sonsuz hiçlikte hayatımızı birinin bulup getirmesini bekleyeceğiz.” “Ya da fark etmediğin çıktığın yolculuk sırasında hep o umutla yola devam edeceksin. Çünkü yolculuk çoktan başladı. Biz konuşmaya başladığımız yerden bile çok uzaktayız.


Dünyadaki o kadar çaba, kavram, kavram, bir sürü önyargı boşunaymış o zaman” dedim. Yüzü biraz asılır gibi oldu, “olur mu öyle şey, dogma yerine bilimle yaşayanların burayı algılaması bu deneyimi yaşaması, sonsuzluğun bilgisini öğrenmesi bu hiçliği anlamlı kılıyor.” Biraz daha sertçe “biraz önce sen söyledin, öyleleri buraya nice beklentilerle geliyor, kimi köşkler saraylar, altınlar, gümüşler, ipekler bekliyor. Kimisi meyhaneler, kimisi kerhaneler bekliyor. Burada öyle bir deneyim var ki, cesedinle yaşayamayacağın bir macera. Dünya da ölümsüz kudretler yarattınız kafanızda, ölümsüzlük iksirleri aradınız. Hâlbuki ruh, töz, zihin ölümsüzdü zaten farkına bile varamadınız. İlla testinizle, o topraktan cesedinizle ölümsüz olmayı matah bir şey sandınız. Ölümsüzlüğü deneyimleyeceksin. Ölümü doğduğunda o testinin içine girdiğinde yaşadın aslında. Testin kırılınca yine ölümsüz oldun.


İnsanın ölümden neden korktuğunu şimdi anlıyorum. Bilinmez bir hiçlikten gelip fiziki bir ortama düşünce oradaki deneyimlerinin sonunda, yine sonunu bilmediği Sonsuz başlangıca gideceği için korkuyor. Bunu zihninin bir yerlerinde taşıyor adlandıramıyor ve ölüm korkusu ile ifade etmeye çalışıyor.” “Okumuş adamla yolculuk yapmak işte bu yüzden keyifli” diye bu sefer yol arkadaşım kahkaha atıyor. “Arkadaşlığımız ne kadar sürecek” diye soruyorum biraz korkarak. “Dünya saati ile söyleyemem sonsuzluk içinde ama bir de yol arkadaşlığımız bitecek gibi, bu bir anda da olur vedalaşarak da. Nasıl olursa olsun, keyifliydi. Senin zihninin bir parçası olarak sana yol arkadaşlığı yaptığım için mutluyum. Senin ifadenle vedalaşalım istersen, bu yolculuğun süresince Sonsuzluk ve hiçlik için ‘sevgiyle kal’”. Biraz mahzunlaştım, “Sen de sevgili yol arkadaşım sen de ‘sevgiyle kal’”.


SEVGİYLE KALIN.



(Bu hikâye yıllar evvel yaşanmış ve bir tek eşime anlatmış olduğum deneyimin kurgulanmış halidir.)


128 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör
bottom of page