top of page
  • Yazarın fotoğrafıözdenbekir karakaş

EY ÖZGÜRLÜK / İNANÇ ÖZGÜRLÜĞÜ



Konuya niye özgürlük kavramından değil de insanların en çok hassasiyet gösterdiği inançtan başladığım sorulacaktır. Özgürlük yazılarımın en sonuncusu “özgürlüğün” kendisi ile ilgili olacaktır. Bu kimilerine göre bir şeyleri tersinden gösterme olarak görülecektir. Bunun cevabını seri “Özgürlük” yazılarının en sonuncusunda detaylı olarak vereceğim.


İnsanlığın özgürlük kavramını yaşam sistemleri içine en çok yerleştirebildikleri sistem; demokrasidir. Birçok kusuru, eksikliği ile beraber insanoğlu bu kavram yerine daha donanımlı bir başka sistem geliştirememiştir.


Modern özgürlük kavramını oluşturan şartlardan biride inanç özgürlüğüdür. Kişi inanıp inanmamakta olduğu gibi inancının esaslarını yaşamakta özgürdür. Buraya kadar bir sorun yokmuş gibi görünmektedir. Bu görünmez durum sorunun tam da kendisidir. Bireyin özgürlük alanı ve inancın özgürlük alanı çok belirsiz ve her zaman tartışmalı olan sınırlar çizmektedir. Bu belirsiz durum inanç özgürlüğünün yalnızca özgürlükle olan durumu dışında diğer bireylerin özgürlük haklarıyla ile de belirsizlik içermemektedir.


Kişi inanç adını verdiği dogma ile laik bir anlayışı nasıl bir arada yaşayacaktır. Dogma da kul/köle veya ümmet olan birey, birey ve vatandaş gibi nasıl davranacaktır? Mutlak inancın kendisinin ki olduğuna inanan bir inançlı, özgürlük hakkı olarak inancına gösterilmesini istediği saygıyı, diğer inanç ve inançsızlıklara nasıl gösterecektir? Dogmasında düşman, savaşılması gereken olarak gösterilen kendi dogmasına inanmayanlarla özgürlük alanını nasıl paylaşacaktır? Kendi dogmasında onun sorumluluğunda gösterilen bireylerin inanç özgürlükleri nasıl sağlanabilecektir?


Bugünlerde sosyal mecralarda çok sık dolanan paylaşımlardan birinde şu ifade vardı; Demokrasiler de ‘şeriat isteriz’ diye bağırabilirsin de; şeriatta, ‘demokrasi isteriz’ diye fısıldayamazsın bile.


Bir özgürlüğün sınırı, diğerlerine tanıdığın özgürlük alanı kadardır.

Konuyu açmak açısından şöyle bir örnek verelim;

Bir baba olsun. Bu baba Hıristiyan, Yahudi, Müslüman veya başka bir inançtan olsun, inancın adı değil burada bir inanca aidiyet duyması konusuna bakıyoruz. Bu babanın bir kızı ve bir oğlu olsun. Şimdi bu baba inançların büyük çoğunluğuna göre ailenin reisi ve karar vericisidir. Yine inançlara göre eşinin yaşayışından ve çocukların yetiştirilişinden baba sorumludur. Yine bu baba çocukların kendi inancına göre gerekli eğitim almalarını sağlamakla yükümlüdür. Bizim coğrafyamıza göre şöyle de anlatabiliriz; Bu baba çocuklarını din eğitimi almak için kuran kursu, hafız okulu, imam hatip okulu gibi yerlere göndermekte kendini sorumlu kabul etmektedir. Kızının ve eşinin kendi inancına göre giyim-kuşam zorunluluğunu buyurabilmekte talep edebilmektedir. Bu talep çoğu zaman kesin emir gibidir.

Bu babaya ailesine böyle bir zorlama yapmak ‘inanç özgürlüğüne’ aykırıdır, dediğinizde alacağınız cevap ‘benim inancım bunu emrediyor. İnancıma saygı duy’.



Aslında doğru bir yaklaşım olarak görülüyor bu, inanç özgürlüğü senin inancına saygılıdır. Senin inançların için bireysel olarak yapmak zorunda olduğun tüm ritüel ve kabullere karşı da saygılıdır. İnanç özgürlüğü bu sınırı geçmiş olduğun, ailenin fertlerine inancın adına yapmış olmuş olduğun ‘inancım bunu emrediyor’ dayatmalarına karşıdır.


Babanın inanç özgürlüğü, çocuklarının ve eşinin inanç özgürlüğünün başladığı yerde bitmektedir. Hiç kimsenin inanç ve kabulü diğer bireyleri tahakküm edecek ve kapsayacak özgürlük alanına sahip değildir. Yani kimsenin özgürlüğü diğerinin özgürlük alanını kapsayamamaktadır.


İnanç özgürlüğü bunun devlet dinamiğinde sistemleşmiş hali, “Laiklik” din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması yanında bireylerin inanç özgürlüklerini sağlamak amacındadır. Daha önemli amacı “din kurumlarının dayatmalarından, inançlı insanları korumaktır”.


Kul ilişkisinin temel alındığı din kurumunda özgürlük İlahın öngördüğü, itikadın emrettiği şekilde gerçekleşmektedir. O yüzden “özgürlük” kavramı biat ve itaat buyuran inanç sistemlerinde yalnızca İlahi kabul edilen buyrukların uygulanması ve sorumluluğunda olanlara uygulatılmasıdır.


İnanç kurumları bireysel olanları toplumsallaştırmış, toplumsal olması gerekenleri bireyselleştirmiştir. İnanç bireyseldir fakat onu cemaat tahakkümü altına vermiştir. Mülkiyet toplumsaldır din kurumu onu bireyselleştirmiştir.


İnanç kendine beklediği saygıyı diğerlerine lütuf hoşgörü olarak göstermektedir. Hoşgörünün sınırı, hoşgörüyü gösterenin belirlemiş olduğu sınırlardır. Bu sınırları kaldırma, daraltma hakkı hoşgörü sahibine aittir. Saygı da sınırlar karşılıklı olarak belirlenmiş olmak zorundadır. İnanç Tanrılarının tamamı buyruklarında tüm kâinatı kapsadıklarını ve tüm insanlığa seslendikleri için ve hepsinde Tek Tanrı veya tanrıları kendileri olduğu kabulü olmasından dolayı bu inançların sınırlarını çizmek çoğu zaman inanç sahipleri için imkânsıza yakındır.


Bu imkânsızlığın bir sebebi de hepsinin ayrı şeriat (Hukuk), ahlak ve kültür emretmesidir. Bu çoğunlukla inançların çıktığı coğrafyanın ve zamanın şeriat, ahlak ve kültürüdür. İnançlar evrensel etik yerine bu şeriat, ahlak ve kültürün Tanrısının buyruklarına iman etmek zorundadır.

Herkesin inancı kendisine kutsal, herkesin Tanrısı/tanrıları kendisine yücedir.

Burada tek çıkış yolu, insanlar tarafından oluşturulmuş “devlet” denilen kurumun LAİK, toplumsal yapının SEKÜLER, bireysel olarak “İNANÇLI” olmak durumundadır. Birey inanç konusunu yalnız ve yalnızca kendine ait bir inanış olarak kabul edip, diğer inançlarla o bağlamda ilişki kurmak zorundadır.

Çünkü herkesin inancı kendisine kutsal, herkesin Tanrısı/tanrıları kendisine yücedir.


Kafirun Suresi 6. Ayet; “Sizin dininiz size, benim dinim banadır.”

53 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page