top of page
  • Yazarın fotoğrafıözdenbekir karakaş

DEVLETTE DEVAMLILIK ESASTIR 3 Anadolu Bataklığı



Yedinci yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren İmparatorluk içinde yeni bir din doğuyordu. Aslına bakılırsa İmparatorluk topraklarında ve Pers topraklarında her gün yeni bir inanç sistemi, yeni bir elçi, yeni tanrı sözcüleri yeni dinler ortaya çıkıyordu. Ama bu onların arasından sıyrılıp dikkat çekmeyi ve yine döneme göre farklı şeyler söyleyip farklılığını ortaya koymayı başarmıştı. Hitap Arabia topraklarında çıkmıştı ama dünya ile özellikle emperyallerle işbirliği içinde olan Araplar sayesinde o sınırlar içinde kalacak gibi görünmüyordu.


Mekke de 40 yaşlarında, kentin ileri gelen bir ailesinin bireyi olan ve yine Mekke’nin en ileri gelen, varlıklı kadınlarından biri ile evli olan Muhammed bir davet yapıyordu. İlk sözü “İkra” idi. İlginçtir, bir Arap Tanrı elçisi ilk sözcüğünü Arapça değil, Süryanice idi. Süryaniceden, İbraniceye geçmişti. “İkra” diye sesleniyordu, “Davet et” diyordu, bir davetim var, Allah adıyla çağırdığım bir davet bu diyordu. Müjdele diyordu, İslam’ın Tanrısı müjdeci olarak gönderdiğine. Aramice konuşan Hıristiyanların elçisi de Müjdelemiyor mu idi? İncil, Müjde değil mi idi? Aynı zamanda. İslam’ın kitabı Yahudilere ve Hristiyanlara Ehli kitap diyordu. Kitaplara müjdelere alışık olan.


İslam bir Arap kavimleri ortak konsensus’u gibiydi. Arap coğrafyasında özellikle Yemen bölgesinde Sasani (Pers) etkisinin fazlaca olması ve İslam’ın Mecusilik dediği Zerdüştlüğünde Arap kültürünü etkilemesi sebebiyle çekişmeler vardı. İslam da ilerleyen zamanlarda özellikle İbrahimi dinler ile Zerdüştlüğün izleri bol bol görünecekti. Fakat İslam’ın Tanrısı ilk savaşını Mecusilerin ateşine açmıştı. Zaten sonraki dönemlerde Peygamberin doğum mucizelerinde Mecusi ateşinin sönmesi mucizesinden de bahsedilecekti. Ateşle suyun savaşında iler ki yıllarda görüleceği üzere Su galip gelecekti (İbrahim’in ateşten kurtulması, Musa’nın denizi yarması, İsa’nın su da kutsanması ve Muhammedin kentinde ki İsmail’in mucize suyu Zemzem.


Yahudilerin himayesinde Yesrib’te (Muhammedin Medine’si) canlanan, Hıristiyan idarecilerin sürekli göz kulak olduğu İslam da, Romalıların Sezarına hakkını veriyor, karşılığında o da hakkını istiyordu. Romalılar İslamın serpilmesine ses etmediler. Fakat İslam, beraberin de Arap emperyalizmini de dayatmaya başlayınca işler değişmeye başlamıştı. Artık ortak düşmanları Sasanilerden parça koparmıyor, düne kadar himayesinde geliştiği zaferle müjdelediği Rumlara karşı da talepkâr olabiliyordu.

Daha önce bir şekilde Kafkasya bölgesinde hakimiyetine devam eden ve Bizans için pek düşmanca tavır içine girmemiş olan Yahudi Hazar Türkleri, bu yeni dinle beraber İslamlaşmaya başladı ve Arapların onların savaşçı karakterlerini keşfetmesi çok da uzun sürmedi (zaten çok önceden beri Türklerin bu niteliğini biliyorlardı).Paralı silahşörlüğü kendilerine meslek edinen Türkler bir lejyon, samuray ve şövalye gibi ücret karşılığı savaşçı olarak çalışabiliyordu. Araplar, böyle bir savaşçı sınıf Türklere Memlûk (köle, kiralık) demeye başladı.


Araplar Türkleri Anadolu’ya doğru yönlendirmeye başladılar, Perslerden sonra hakimiyeti ele alan Türkler Anadolu’ya akın üstüne akın yapıyordu, Selçukluların ikinci Hükümdarı Alpaslan Anadolu coğrafyasında Bizans ve Perslerden kalan boşlukları Türk boylarının doldurabilmesi maksadıyla ve iki kutuplu dünya da Perslilerin yerine artık Türklerin ikinci kutup olduğunu göstermek için sefere çıktı. Selçuklu başlangıç olarak devlet idare yapısı, askeri ve yönetim yapısı itibariyle öz be öz Türk’tü, Türklük kural ve kanunlarının hepsi geçerli idi. Ve Alpaslan bu bölgeyi Türklere açınca bu bölgede de kendine bağlı bir yapı oluşturdu.


Ve İstanbul da saray bu yeni güçle ilgili stratejiler oluşturmak durumunda kaldılar. Çünkü Doğu Roma imparatorluğu işin gerçeği Anadolu da pek de otoriter güç olmamıştı. Kadim Roma dan kalma imparatorluk kisveleri ve o bölgede ki diplomatik manevralarıyla tutunuyordu. Din de kullanmış olduğu entrümanlardan biriydi, yeni güç için bu din entrümanı pek bir anlam ifade etmiyordu. O da kendi üstüne giydiği bu yeni dini tüm bağlantılarında ve çatışmalarında elindeki enstrüman olarak kullanıyordu. Hıristiyanlığın İslam’ın ilk çıktığı dönemden bugünlere kadar Hıristiyanlığı düşman tarafına koyduğu pek görülmemişti ama gerçek durumda bunaa dönüyordu. Hıristiyanlık Yahudilik, Zerdüştlük, Paganlıkla mücadele etmişti. İslam’ın buradaki durumu daha da karışıktı. İslam Hıristiyanlığı, İsa’yı kabul ediyor, İncil’e saygı gösteriyordu. Ve aynı saygıyı hakta biadı bekliyordu. Bu çok yeni pozisyondu, Bizans politikaları için.


Bizans’ın uydusu, Trabzon Rum Devleti belli bir yere kadar bu akınları yavaşlatabilmişti ama artık onun varlığı bile anlamını yitirmişti. Aynı Bizans’ın Anadolu’daki varlığının anlamı gibi. Anadolu uzun yıllardır bakir bir coğrafya gibiydi, nüfusu seyrelmiş, çoğu terkedilmiş yerler Türklerin gelişiyle canlanmaya başlamıştı.


Ve Türklerde devlette devamlılık esastı. Ta Köktürklerden belki daha öncesinden beri gelen devlet geleneğinde giden devralınan yerlerin düzeni bu devamlılığa göre kuruluyordu. Bizans bu iç dinamikleri ve töreleri çok iyi gözlemliyordu. Kendileri de büyük bir İmparatorluğun köklü gelenek ve kurallarına göre, devlette devamlılığın esas olduğu kuralıyla bir sistem kurulmuştu.

Ve Bizans kendisine belirlediği doğal sınırlara doğru çekilerek (Anadolu da Bitinya bölgesi, Trakya ve Balkanlar) yeni hegemonya alanını belirliyordu. Bir taraftan da bu güç dengesinde kendisine yer belirlemeye çalışan Katolik Kilisesi ve ona bağlı Krallar ile soylularda bu arenada belirmeye başlayacaktı. Bizans bu yeni emperyal olma heveslileriyle Türkleri karşı karşıya bıraktı. Araplara fazlaca iş düşmeden Türkler, bilmeden veya bilerek hem Bizans hem de Arap hegemonyası için girdiği bu çatışmalarla Batılıları püskürttü. Haçlı Seferleri Vatikanın, Türkleri düşünmeden giriştiği bir maceraydı, hep hezimetle bitti. Bugün bile bu saçma Seferlerin izleri tüm kesimlerde canlı olarak durmaktadır. Artık Katolik Vatikan ile İslam resmi olarak düşmanı. Katolik dünyanın Ortodoksluktan daha büyük bir düşmanı olmuştu, Türkler. Vatikan yeni egemenlik alanları oluşturmak için din ile sosladığı ve Kudüs’le süslediği bu güç savaşından hezimetle çıkacak ve Keşifler dönemine kadar bu biçare gaye ile uğraşacaktı. Fakat Keşifler döneminde elini çabuk tutup pozisyon alması sebebiyle o dönemden İngiltere ile beraber en kârlı çıkan Vatikan olacaktı.


İşte Alpaslan beraber Türk yurdu haline gelen Anatolia –Anadolu-, Selçuklulara bağlı bir güç oldu. Kutalmış Bey’in oğlu Süleyman Şah tarafından Anadolu Selçuklu Devleti oluşturuldu. İlk kurulduğu dönem de İznik (Nikaia) devletin merkezi olmuştu. Sonra Bizans kendi alanına çekilirken, kendi alanları içinde kalan Bizans için tarihsel önemi büyük İznik tekrar el değiştirdi. Anadolu Selçukluları Konya’ya geçerken, İznik Bizans sınırları içinde kaldı.


Bir parantez açarak, Anadolu Selçuklularının merkezinin Konya olması tarihsel analiz olarak bakılınca en başından Anadolu Selçuklarının akıbetinin de diğer Anatolia uygarlıkları ile aynı olacağını göstermekteydi. Büyük kadim uygarlıklar ortaya bu topraklar aynı zaman da bu yarattığı yapıyı içten kemirip, yok etmekteydi. Bunun en büyük mezarlığı da İç Anadolu topraklarıydı.


Konya merkezli bu büyük güç ve onun bağlı olduğu hamisi Büyük Selçuklu İmparatorluğu öz be öz Türk kökenli bir yapı idi. Başlangıcından itibaren idari ve askeri yapılanması ile kültürünü bu yapı üzerine kurmuştu. Selçukluların ileri gelen komutanları ve büyük boy aileleri devletin belli yörelerinin kontrolünden sorumlu idi. Bu daha sonra bizim tarihimizde beylikler dönemi denilen dönemin doğal sınırlarının ta o zamandan çizilmeye başladığını da göstermekteydi. Orta Asya’dan beri aslında Türklerde devlet geleneği de tam da böyle idi.


Büyük Selçuklu Devleti, büyük Sasani devletinin mirası üstünde yeni tanıştığı ve coğrafyası çok karışık olan bir bölgeyi hem de yeni kontrol edemediği bir dinle idare etmek zorundaydı. Abbasi etkisi azalıyor. Bağdat halifeliği inişe geçmişti. Mısır da Fatîmiler geriliyor, Emeviliğin, Mağrip kalıntısı İspanya Yahudi-İslam ortaklığı Endülüs devleti ortadan kalmaya başlamıştı. Ve Batı Roma hegemonyası, İsa’nın kayası büyük kilisenin eline geçmek üzereydi, Haçlı Seferleri.


Binli yıllar, eski dünyanın iki kutuplu denge durumunun çok dışındaydı. Yeni kutup adayları çok favoriydi ve bu kontrolü ele geçirmek için çok heveslilerdi. Selçuklular ve eski formunda olmasa da Roma İmparatorluğu bir güç idi.


Bu yeni kutup Bizans açısından çok ilginçti. İyi gözlemlemesi gerekiyordu. Çünkü Türklerle ilk temaslarında batıdakiler bir şekilde, çok hızlı yerelle asimile olmuş ve o dönemin hızla gelişen dininin iyi birer bireyi hatta askeri haline gelmişlerdi. Kendi belirlediği doğal sınırlar içinde geniş etki alanı politikasıyla yaşamını sürdüren Roma ihtişamı bir yandan da eski kadim devlet geleneğinden iç dinamikleriyle bu dönemden sonrasını gözden geçiriyor yapılması gerekenler için yol haritası hazırlıyordu. O Bizans iç dinamikleri Türkleri çok iyi incelemek gerektiğini biliyordu. Bizans; elçileri, tüccarları, casusları yoluyla Türklerin her şeylerini takip ettiler.


Bizans’ın başkentinde İslamı daha iyi gözlemlemek ve Araplar hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak maksadıyla, iyi niyet nişanesi olarak bir kilise Araplara satılmış ve çevresine bir Arap mahallesi kurulmasına izin verilmişti. (Bugünkü Karaköy/ Arap Camii ve çevresi)


İslam öncesi özellikle 500’lü yıllardan beri Türkler bir şekilde İstanbul da azınlıkta olsa yerleşmiş durumdaydı. Bunlar bile bir süre sonra Balkanlaşmışlardır. 600’lü yıllara gelindiğinde bu yerleşik Türkler ya İstanbul Rumcası ya da kavimlerinin asimile olduğu yerlerin dilini kullanmaya başlamıştı. Ve çok büyük çoğunluğu Ortodoks olmuştu. Yine de işlerinde hep az bir kısım olarak kalan Katolik Türkler de vardı…


İşte Selçuklular bu karışık dönemde, devleti dizayn etmesi amacıyla (ki bu dönemden sonra artık Türk olan ve kendine Türk diyecek olan tüm devletler, beylikler ve imparatorluklar) Pers bürokratik sistemine geçme yolunu seçti. Tarih sahnesine Vezirlerin Veziri Nizamü’l Mülk çıktı. Hem de Hassan Sabbah dahil olmak üzere o kaotik olaylar döneminde. O zamana kadar Horasan da harmanlanmış Horasani/Bektaşi Türklere özgü İslam anlayışını belirlemiş olan Selçuklu, bir Pers –İranlı- olmasına rağmen büyük bir Sünni İslam fanatiği olan Nizam’ül ile mezhep tercihi yapma yolunda ilerlemeye başladı. Şaman-İslam anlayışına kökten karşı Sünni (Emevi İslamı) mezhebini Selçuklu idaresinin en kılcal damarlarına bile sokmaya gayret gösteren Vezir sayesinde, Sarayın dili değişmeye başladı, dili değiştikçe töre yapısı değişmeye başladı, Saray da İsimler Araplaşmaya başladı. Bu topluma da sirayet etmeye tüm yapı değişmeye başladı. Araplaşmak, Arap kültür ve törelerine göre hareket etmek ve isimleri dahi Araplaştırmak kutsal bir şey olarak görülmeye başladı.


Türk boylarının birbirleriyle bağları husumetleri ve yapıları farklı idi. Boyların birbirleriyle alakalı birkaç söylencesi vardı. Fakat en önemli ortak noktaları en az bin yıllık bir yolculukta, Orta Asya steplerinden beri birliktelerdi, en zorlu yolculuğun yol arkadaşları idiler.


İslam’ın çıkışıyla beraber her dine teşni olan toplumsal yapı, İslamla da yürümelerine sebep oldu. İslam’ı felsefi ve bilimsel yönden ilerilere taşırken işte tam da burada Nizam’ül le beraber “düşünmeyi topluma men eden” İmam Gazali ortaya çıktı. Vezirle, İmam o dönemin toplumsal mühendisliğine soyunup, bugün hala kafamızı doğrultamadığımız bataklığa koca bir İmparatorluğu ve toplumu sürükledi. Ve bunu dinin, devletin bekâsı için yaptılar.


Haçlı Seferleri sırasında haçlılar, Bizanslılarla veya Yahudilerle hiç karşılaşmadılar desek yeri. Tuhaftır ki Türkler bir şekilde bu savaşa dahil oldular. O bölgedeki egemen Araplar adına cengaverce savaştılar. Haçlılar Anadolu üzerinden pek başarılı olamayacaklarını görerek ki birkaç sefere kadar yalnızca Urfa dolaylarında iki küçük kontluk kurabilmişlerdi. İleri karakol olarak onlarda kısa sürdü.


Bir Haçlı seferinde de, İstanbul’a gelip Katolik-Ortodoks hesabını görmeye karar verip, kısa dönemli bir Latin-Katolik devleti denemesinde bulundu. Bu Latin devletinden Bizanslıların kurtulabilmesi için Türk sarayından bayağı bir maddi-manevi destek gitmişti.


Bizans doğal sınırlarına çekilip, orada kendi etki alanını kurmuştu. Türk akınlarına en açık olan ve İstanbul’un güvenliğini ve selametini sağlamak için Türkleri Bitinya sınırında tutmak zorunluluğu vardı. Bu yüzden Bizans boş durmuyordu. Selçuklu, o parçalı yönetimin altından bir süre sonra kendi egemen alanları olan birçok Anadolu Beyliği çıktı. Bunlar yine de bir şekilde Selçukluya bağlı (Türk Töresi böyle idi), Selçukludan icazet alan ve Selçuklu hegemonyasına yıllık belli bedeller ödeyen, Selçuklu adına istenildiği zaman hareket edecek asker ve insan gücü sağlayan yarı özerk yapılardı.


İşin aslı bu beyliklerden biri, mutlaka bir süre sonra Selçukludan bu gücü devralacak ve o Beylikleri tekrar bir araya toplayacaktı. O büyüklükte ve nitelikle birkaç tane de beylik vardı. Kimisi etki alanı olarak güçlü, kimisi Selçuklu sarayıyla akraba, kimisi de büyük boyların önderleriydi. Devletinin devamlılığı kuralı da onu gerektiriyordu. Ama diğer tarafta Roma Sarayı vardı, siyasi entrikalara adını vermiş, Bizans. Bizans entrikaları, Türk Sarayındaki Pers kurnazlığını alt edebilecek miydi? Neredeyse bin yıllık Roma –Batı-, Pers çekişmesinin galibi yine Roma Sarayı mı olacaktı?


Çanakkale Boğazının alt kısmından İzmir’e kadar olan yöre de Karesioğulları vardı ve bunlar denizci idi. Bizanslılarla da iyi ilişkileri vardı. Bu iyi ilişkiler sayesinde Karesi Bey Bizans’ı çok iyi gözlemlemiş, hatta diğer beyliklerden yardım isteyerek beraberce İstanbul’u yani Roma İmparatorluğunu kontrolleri altına alabileceklerini belirtmişti. Fakat Türk beyliklerinin hiç birine o gün için anlamlı gelmemişti bu konu. Zaten işin bir başka yönü de Türk beyliklerinden denize kıyısı olanlarda deniz ve denizcilik pek de rağbet görmüyordu. İlginçtir kimi Türk/Arap kroniklerinde Bilecik’te bir avuç insanla kurulmuş Osman beyin beyliğinin 20-30 parçalık gemi filosu olduğundan bile bahsedilir. Karesiler dışında denizcilik ve deniz pek de rağbet görmüyordu. Onların kontrolündeki bölgelerde denizciliği yerel halk, mevcut denizciler yapıyor, beylikler yalnızca aldıkları liman vergilerine bakıyordu. O dönem yalnızca Karesi beyliğinin kendi uhdesine ait gemileri vardı. Birkaç olaydan sonra da Akdeniz korsanlarıyla arayı iyi tutmak zorunda kaldı.


Karesiler dışında Kütahya yaylarını yazlak (Yazır) yapan Yörükler vardı. Bunun dışında, Bizans doğal sınır alanında etkili bir Türk boyu bulunmamaktaydı. Ve Balkanlar üzerinden belki de soy olarak asimile edilmiş eski bir kabilesi olan Ottomanlar (veya Attamanlar), Trakya da bir süre misafir edildikten sonra, bu küçük grup bir süre bugünkü Edirne bölgesinde kalmış daha sonra Keşan üzerinden Gelibolu kıyılarından Anadolu taraflarına geçiş yapmıştı. Çok kısa bir süre Karesi beyliği bölgelerinde –sekiz yıl kadar- dolanan Ottoman veya Attamanlar, bir taraftan da Anadolu Türkmenleriyle ilişkili geliştiriyorlardı. Sonrasında Anadolu içlerine doğru gelen aşiret, bugünkü Mudanya peşinden Yalova yaylarından doğru, iyice palazlanacağı Bilecik yöresine geldi. Bu bölgeler Bizans’ın Bitinya bölgesi idi. Ve Bilecik yöresine yerleşildi.


Türk boyları arasında bir Kayı veya Kayığ boyu vardı. Kaşgarlı Mahmud bu boy adını “Kayığ” derken, bir Pers Yahudisi olan İlhanlı Veziri Reşideddin “Kayı” olarak ifade eder. İşin özü ilk dönem Türk kaynaklarında, Gizli Moğol tarihinde, Çin kroniklerinde Kayı adına hiç rastlanmaz. Nasıl olursa olur; 1200’lerden itibaren Kayı diye bir boy ortaya çıkar.


Sonraki dönemlerde Süleyman Şah’la, Selçuklu ile akraba oldukları iddia edilen, hatta Kayı boyunun Türklerin idareci boyu olduğu safsataları satırlara girmeye başlayacaktı.


Zeki Velidi Togan Umumi Türk Tarihine Giriş kitabında, Osmanlı ve Kayı arasındaki bağlantıyı şöyle kurmaya çalışır;

“Osmanlıları Oğuz Kayılarından göstermek maksadıyla tertip edilen şecereler, [bu şecerelerdeki] Baytemür, Baysungur, Bulgay, Yasak ve Sunitay gibi ancak Moğollarla ilişkisi olan uruklarda görülen isimler olduğundan, bu hanedanı bir Oğuz boyu yapma yolundaki [gayretler] zorlanma eseri olarak tanınmaktadır. Bu yüzden P. Wittek, Osmanlıların Kayı menşeini bile şüpheli görmüştür. Fakat , hangi uruktan olursa olsunlari Osmanlıların Horasan’dan Ahlat yoluyla geldikleri muhakkaktır. Buna dair rivayetlerde Horasan’da bunların bulundukları mıntıkanın, Mahan (yani şimdiki Türkmenistan’daki Yeni-Merv) olduğuna dair teferruat, Ön Asya’da o zaman bir kimsenin uydurmakla alakadar olmadığı ve uyduramayacağı bir keyfiyettir. Osmanlı rivayetleri, Kayılarla beraber Kızıl Buğa Bahadır’ın yahut Süleymanşah’ın kumandasında Mahan (Merv) mıntıkasını Çengiz Han’ın ordusuna mukabele göstermeden terk eden urukları 50, hatta 70 bin hane gösterirler. Cuveyni de, Çengiz Han’ın orduları Horasan’a girdiği vakit 70 bin hane Türkmenin Merv etrafında toplanmış olduklarını, fakat oraları müdafaa etmeyip Cebe ve Sübidey’in önünden batıya kaçtıklarını anlatıyor. Osmanlıların cedleri olan Kayılar da işte bu 70 binin içinde bulunmuş olabilir.”

Zeki Velidi TOGAN. Umumi Türk Tarihine Giriş. İŞ Kültür Yayınları. İstanbul, Şubat 2019.s: 453


Z.V. Togan, ihtiyatı elden bırakmamak kaydıyla Osmanlı (!) cedlerini Merv’den kaçan kaçkın 70 bin hanelik Kayıların arasında sokup, ta Horasan da Ahlat yoluyla Anadolu’ yerleştirmeye çalışmışsa da burada bizim yorumumuz gibi onun yorumu da bir teori’den ileriye gidemeyecektir. Bir yandan Bilecik mıntıkasına doğudan getirip yerleştirilirken öne sürülen iddialar birbirleri içinde çelişmekte. Bir taraftan da aksini söyleyen görüşleri çürütmek için öne sürülen savlar pek inandırıcı ve sağlam olamamaktadır.

Z.V. Togan Kay ve Kayı Meselesinde durumu biraz daha çeşitlendirmekte,

“Horasan’dan kalkıp geldikleri halde Harzemşahlara taraftar olmayan, oradan gelirken de yoldaki birçok ellerin ortasından geçen ve yolda rastladığı harbe, bunu mağlup tarafa kazandırmak için karışan bu kahraman kabile, Oğuzların arasında o zamana kadar zikre değer siyasi mevcudiyet göstermeyen Kayı boyu olmaktan çok, Uzakdoğu’dan kalkıp bir kavimleri önlerinde sürüklediğini ve bir kısmının Doğu Avrupa’ya diğer bir kısmını da Ön Asya’ya gitmeye mecbur ettiğini yukarıda anlattığım (s. 198-224) anlattığım büyük ve savaşçı Kay yahut Kayı uruğunun bir kolu olması daha muhtemel görünmektedir.”

Zeki Velidi TOGAN. Umumi Türk Tarihine Giriş. İŞ Kültür Yayınları. İstanbul, Şubat 2019.s: 454


Kayı olduklarıyla ilgili iddialar konu ilerledikçe daha çetrefil bir hal almaktadır.

“Kayı uruğu beylerinin Bizans hududunda bir Türk devleti kurması keyfiyetinin nasıl vücuda geldiği dikkatle incelenmesi gereken bir mesele halinde kalmaktadır. Bunların Bizanslılarla ilk temaslarına ait bildiklerimiz, ancak sonraki zamanlarda tespit edilen rivayetlere dayanmaktadır. Ertuğrul’un babası ve kardeşleri hakkında bildiklerimiz, pek geç toplanmış rivayetlere istinat eder. Osman Bey’in kendi oğullarının kimler olduğu meselesi bile ancak yakın senelerde neşredilmiş olan bazı vesikalardan anlaşılmıştır. Fakat bunda da birçok meseleler müphem kalmaktadır.”

Zeki Velidi TOGAN. Umumi Türk Tarihine Giriş. İŞ Kültür Yayınları. İstanbul, Şubat 2019.s: 454-455


Buna neden olarak da Z.V. Togan şunu sebep göstermektedir:

“Osman ve Orhan beylerle maiyetleri büyük bir devletin temelini kurmakta olduklarının farkında değildiler; bu yüzden vukuatın tespitine ehemmiyet vermemişlerdir.”

Zeki Velidi TOGAN. Umumi Türk Tarihine Giriş. İŞ Kültür Yayınları. İstanbul, Şubat 2019.s: 455


Ertuğrul kişiliği ile ilk kayda bile aslında o bölge Hüdavendigar Livası olduktan sonrasındaki bir kayıtta rastlayabiliyoruz aslında. Yani Ertuğrul ve Osman kişiliği pek çok bilinmezliği kapsayan kişilikler. Zaten Erutğrul, kuruluş dönemi, Osman ve Orhan şecere ve yapıp ettikleri dönem hatıraları için Edirne Sarayına yerleşildiği döneme kadar beklemek durumdayız. O yüzden o hatıralar o dönemin moda akımlarına ve siyasi ihtiyaçlara göre de şekillendirilmiş olabilir.

“Sögüd'de ‘Ertuğrul cânı için” bir çiftlik vakıf dikkati çeker (Hüdavendigar Livası, s. 283, no. 437) Bu resmî kayıt, Ertuğrul hakkında en eski belgemizdir.”

Halil İnancık. Osmanlı Beyliği’nin Kurucusu Osman Beg. file:///C:/Users/Casper/Desktop/osmanli-beylnn-kurucusu-osman-beg.pdf . S.482


“Mogol Kay’lar ile Oğuzlardan Kayıg (Kayı) Türklerini aynı etnik gruba sokma deneyimi (Marquart, Z.V.Togan) haklı bir tenkitle karşılanmıştır (Köprülü;”Osmanlı’nın Etnik Kökeni”). Kayı boyu, XI. Yüzyılda, öteki Oğuz boyları gibi büyük kitleler halinde Anadolu’ya gelmiş ve küçük gruplar halinde ülkenin çeşitli bölgelerinde yerleşmiştir (Köprülü 38,66). Bunu Anadolu’da yer adları haritası kanıtlamaktadır. Osman ailesinin ortaya çıktığı Sultan-Önü bölgesinde Kayı veya Kayı-ili adıyla köylere rastlıyoruz. Hanedan kuran Türk boyları gibi, Osmanlılar Kayı damgasını, bir egemenlik senbolü olarak sikkelerinde ve önemli eşya da kullanmışlardır (Köprülü 40-43; F.Sümer, “Kayı”). Köprülü’ye göre Kayılar, ‘Osmanlı devletinin ilk etnik çekirdeğini oluşturmuştur’. Osman’ın aşireti hakkında kroniklere aktarılan bilgiler ve uydurma jenealojiler ‘hiçbir tarihi, esasa’ dayanmaz (Köprülü 56, Atsız, Osmanlı Tarihleri). Kayıların tarihi ‘büyük Oğuz câmiası’ içinde araştırılmalıdır (bkz. F.Sümer, Oğuzlar). Aşıkpaşazade, Neşri gibi kroniklerde genel giriş kısmında, efsaneleşmiş bir takım belirsiz iddia ve gelenekleri, içerdikleri tarihi bilgileri ayırd ederek kullanmak gerekir.

Buna karşı Paul Wittek (“Deux Chapitres”), Osmanlı Hanedanının Kayı aşireti ile ilgisi olmadığı tezini savunur. Osman’ı Oğuz Han’a bağlayan soykütüğünün, hanedan siyaseti etkisiyle II. Murat döneminde ortaya çıktığını vurgular. ‘Sonraki tarihçiler tarafından Sultanlar sülâlesinin, bir maksad-i mahsusla ‘Kayı’ ya dayandırıldığını Köprülü kendisi vurgulamıştır (“Oğuz Etnolojisi”). “

Halil İnancık. Osmanlı Beyliği’nin Kurucusu Osman Beg. file:///C:/Users/Casper/Desktop/osmanli-beylnn-kurucusu-osman-beg.pdf . S.483-484


Ottoman/Attamanı, Osman yapma faslından önce bu tarihsel Osmanlıyı Kayı yapmaya çalışalım ne başta. Halil İnancık Büyük Türkologlarn görüşlerini yukarıda sıralıyor sonrasında bu bu Kayı konusuyla ilgili olarak II. Murad zamanın da vuku bulduğu söylenen hikayeyi de aktarıyor bakalım, II. Murad bizleri nasıl Oğuz’a ve Kayı’ya bağlatmış:

“XV.yüzyılda hanedan, Kayı menşei teorisini benimsemiş, bazı paralar ve silâhlar üzerine Kayı damgası vurulmuş, bu da tarihçileri yanıltmıştır. Bu dönem de şehzadelere, Oğuz, Korkut gibi Oğuznâme’deki Türk adları verilmeye başlanmıştır. Bu ‘moda’ Wittek’e göre II.Mırad döneminde Yazıcızade Ali’nin temsil ettiği ‘romantik’ bir akımdan kaynaklanmıştır (Yazıcızade Ali’yi, Ruhî, İdrîs-i Bitlisî’i izlemişlerdir).

1380’lerde küçümseme amacıyla Kadı Burhâneddîn (Bazm-u Razm, Puser-i Osman) Osman’ın bir kayıkçı oğlu (Kayıg boyu kelimesinden) olduğunu söylemişti. Timur, Yıldırım Bayezid’e bir mektubunda Osmanlı Sultanına, bir kayıkçı Türkmen soyundan gelmişsin diye, hakaret etmek istemiştir. Osmanlı hanedanın soyu meselesi, Timur’dan sonra oğlu Şahruh zamanında bir diplomatik tartışma konusu olmuştur. Timur, Anadolu’dan ayrılmadan önce, Osmanlı Çelebi Sultanlar dâhil, tüm beylere birer yarlığ vererek egemenliklerini tasdik etmişti. Oğlu Şahruh, karşıtlarını bertaraf edip tahtta sağlamca yerleşince, I.Mehmed ve II.Murad’a ferman ve hilatlar göndererek kendisine bağımlılıklarını göstermelerini istemiş, Osmanlı sarayı bu baskı ve tehdit karşısında ciddi bir kaygıya düşmüştü. Saraya yakın Yazıcızâde ailesinden Ali o zaman, Târih-i Âl-i Selçuk’una (yazılışı 840/1436-1437) Osman’ı Kayı’ya bağlayan soykütüğünü koymuş ve Osman’ın Oğuz Han’ın büyük oğlu Günhan’ın oğlu Kayı’nın soyundan geldiğini iddia etmiş, böylece timur ve Şâhruh’un üstünlük iddiasını çürütmek istemiştir.

… Aşıkpaşazade Tevârih’i Âl’i Osman da (Atsız, 92) Osman’ın soy kütüğü, Oğuz Han’a kadar götürülür. Bu soykütüğü, Yazıcızâde tarafından Reshideddin’in Câmi’ü-t Tevârîh’inde Oğuz faslından alınmadır (Woods, Aqqoyunlu, 173-182; A.Erzi, 1954).

…. Osmanlı Sultanları bundan sonra bu teoriyi hararetle benimsemişler, bir Oğuzculuk geleneği yerleşmiştir. Yazıcızâde Ali, her dönem de devlet kurucu hanedanlar, göçebe aşiretler arasından çıkmıştır, teorisini hararetle benimsemişler, bir Oğuzculuk geleneği yerleşmiştir. Yazıcızâde Ali, her dönemde devlet kurucu hanedanlar, göçebe aşiretler arasından çıkmıştır, teorisini hararetle savunur.

… Osman Gâzi’yi sadece bir çoban olarak tasvir ederler yanılmaktadır. Ama, Sögüd’de ona bağlı bir Türkmen boyu (Kayı’dan?) olabilir.”

Halil İnancık. Osmanlı Beyliği’nin Kurucusu Osman Beg. file:///C:/Users/Casper/Desktop/osmanli-beylnn-kurucusu-osman-beg.pdf . S.484-485


Burada yazılanlar da gösteriyor ki, siparişle zorla Oğuz soyuna bağlanmak zorunda hisseden asıl soy kütüğü konusunda büyük açıklar vardır. İlk önceler Osman’ı (!) bir çoban olarak gösterilen söylencelere seslerini çıkarmayan Osmanlı tahtı, niyeyse Kayıkçılık konusunda çok hassas davranmışlardı, iş kayıkçılığa gelince bunu hakaret olarak alabiliyorlardı. Tabi geçmişten gelen bu sır olmayan sır bilgiyi unutturmak, üstünü örtmek için hiç bunları dinlendirmeyen Osmanlı’nın önüne birden bu sorun çıkmıştı. Halbuki zaten savaş meydanında yenilerek aşağılanmanın en sertini yaşayan Osmanlı Sultanlığı ne ola ki Kayıkçılığı bile bundan daha ağır bulmuştur. Bu kayıkçılık konusunu daha sonra açacağız ve devlette devam esastır prensibine de geleceğiz ama önce Türk mitolojisinde de şu Kayı konusuna bir bakmakta fayda var:

“Kaşgarlı Mahmud bu boy adını ‘Kayığ’(M.Kaşgarî, terc., I,,s. 155; III, s. 166) Reşideddin ise ‘Kayı’ (Reşideddin, Berezin neş.t I, s. 32) şeklinde yazar. Bu ‘Kayı’ şeklindeki yazılış, bundan sonra devam edip gider. Şekil bakımından ‘Kay-‘, ‘kaymak, meyletmek’ fiiline yakındır (M. Kaşgarî, III, s. 182; Radlof, Wörterbuch, II, s. 3;Kai). Nundan yapılmış bir sıfat da vardır: Kayığ yer, ‘sapa, yoldan kaymış, yoldan uzak yer’ anlamına gelirdi (M. Kaşgarî, III, s. 166).

Bilindiği gibi Çingiz-Han’ın kabilesi Kıyan veya Kıyat (pl.) boyu idi. Reşideddin bu kabileden bahsederken şöyle der (Berezin neşir., I, s. 177): ‘ Mogol dilinde <Kıyan>, dağın tepesinden akan kuvvetli sele denir. Sert, çabuk, kuvvetli anlamına da gelir. <Kıyan-Bahadır> çok yiğit ve cesur bir kişi idi. Bu ad, yiğitliğinden dolayı ona verilmiştir. <Kıyat> sözü, <Kıyan>ın çoğuludur. Bu sebeple o soydan gelenlere ve onlara en yakın olanlara, eski çağlarda <Kıyat> denmişti.’

Görülüyor ki Reşideddin’in istifade ettiği kaynaklar, Kıyan kabile adını Türkçe ‘Kay-mak’ fiilinden getiriyorlar ve anlam bakımından da ‘dağlardan aşağı kuvvetle akan sellere’ benzetiyorlar. Sel ve Sel basması motifi Türk mitolojisinde çok önemlidir. … Selçuk sözünün de, ‘Sel-cik’ den getirilmek istendiğini unutmamamız gerekir.

… Aynı Reşideddin, Oğuzların birinci ve en öenmli kabilesi olan Kayı’lar için de, Kayı ‘muhkem’ anlamınadır der (Berezin neşir., I, s. 32).”

(Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi I.Cilt. TTK , Ankara, 2014, s. 360-361)


B. Ögel, Reşideddinin elinde bulunan Moğolların “Altın debter”i sayesinde ve kendine yardımcı olan onlarca Türk ve Moğol bilginle beraber bu çıkarsamaları yapmış olduğunu belirtir. Fakat burada ki bazı benzetme ve yakınlaştırmaların çok zorlama olduğu kendisinin ve Türkolojininde bir kabulüdür. Birçok önemli Türkolog tarihçi bunu (Pelliot vb. gibi) şiddetle eleştirmiş hata sun’i kelimeler yaratmak olarak görenler bile vardır. Türk kaynaklarında özellikle Kayı olarak değil Katığ/Kayığ ilerlemesi üzerinde durulmaktadır.


Ertuğrul, Osman ve Orhan dönemindeki birçok şey hep rivayet halindedir. Ya da sonra ki başkalaştırılmış, biçimi değiştirilmiştir. Yerler, isimler, olaylar birbirine karıştırılmış. Sanki eskiler tahrif edilerek yeni bir şeyler ortaya konulmaya çalışılmıştır. Geldikleri güzergah konusundan o dönemin kaynaklarında pek bir şey yoktur fakat sonrasından mutlaka doğu’dan batı’ya doğru bir yolculuğa sokarlar bu kurucuları, cümle hep şöyledir kuvvetle muhtemeldir ki ve rivayet edildiği üzere.


Ertuğrul’u Kayılara bağlayanlar, bazı şeylerini de ya görmezden gelirler ya da etrafından dolanırlar:

“Abdülhamid için yazılmış Karakeçili Aşîreti adlı kitapçıkta girişte şu sözleri okuyoruz (sadeleştiriyoruz): ^^Ertuğrul Gâzî ile Orta-Asya’dan Anadolu’ya ayak basan Karakeçili ‘aşireti’ Ertuğrul’un kumandası altında ayrıcalık kazanmıştır. Aşiret, Ertuğrul’un Karacahisar fethinde hazır bulunmuş, sonraları Yavuz Selim seferlerine katılmış ve ‘Haremeyn-i Şerîfeyn Aşîreti’ ünvanını kazanmıştır. …. Karakeçili aşîreti her sene Rebîülâhir ayında Ertuğrul Gâzî’nin ‘türbe-i mukaddeselerini’ ziyaret ederek o günü bayram olarak kutlar. Aşiret, atları üzerinde türbeye varıp bağlılıklarını gösterir.^^ Risale metninde ayrıca aşiretin yaşam ve kültürü hakkında bilgi verilmekte, askerlikten, ağnam resminden affedildiği kaydedilmekte, aşiret obalarına Haremeyn vergisine mahsûben, yün verilip ip örmeleri istenmektedir. Aşiret Özbek diyarından gelmiştir.

Aşiret obaları; Veliler, Tuluzlu, Kara-bakılı, Şazeli, Hacı-Halil, Hayam-Kethüda, Akça-inli, Aynhâni, Özbekli adlarıyla anılır.

… Karakeçililerin Orta-Asya ile bağlantısı aralarındaki Özbekli cemaatinin varlığından çıkarılmaktadır. Cemaat başkanı Mehmed Bey’e kıdvetü’l-aşâ’ir hitabıyla beyliğine dair bir de buyruldu verilmiştir. ‘Haremeyni’ş-şerîfeyn Yörüklerinden’ sayılmaktadır. Obalar arasında Kayı boyuna ait bir kayda rastlanmamıştır.”

Halil İnancık. Osmanlı Tarihinde Efsaneler ve Gerçekler. Kronik Yayınları. İstanbul, Ağustos 2017, s.46-47.


Peki bu kadar karmaşık tarih konusunda neler yapılabilir? Büyük çoğunluğu tarihsel efsane ve safsata yığını olan tarihsel vesikalardan Halil İnancık Hoca ve benzer büyük tarihçilerin yaptığı gibi iğneyle kuyu kazır gibi ya da saha da çalışma yapan bir arkeoloğun sahada o hassas çalışması gibi gitmek gerekir. Bunlarla beraber açık kalan yerler, dönemin siyasi, kültürel ve ekonomik durumları değerlendirerek o güne göre yoruma muhtaç olacaktır. Tabi ki bu yorumlar ayakları yere basan yorumlar olmak kaydıyla. Yoksa Osmanlı İmparatorluğunun çöküş dönemine girdiği 19.yüzyıl koşullarında dünya emperyallerinin hükümdarlık simgeleri (regalia) gibi semboller, simgeler tarihler ortaya atmak yeni efsaneler ve mitler yaratmıştır. Bu akım özellikle Abdülhamit döneminde iyice artmış Batılı müzisyenler, sahne grupları (tiyatro, opera ve kabare ile bale) çağırmalar. Muhteşem batılı tarzda saraylar inşa ettirme ve hanedanın köken hikayesi gibi yeni durumlar İmparatorluğun karşılaştığı gerçekler olmuştur. Bu hikayelerle beraber kökleri olduğu iddiası ile hanedan ata mezarlarının üstüne anıt mezarlar yaptırma ve ata isimlerini (!) tekrar çocuklara koyma batılılardan geçme bir durumdur. Osmanlı II.Murad ve Abdülhamid dönemlerinde bu köken sıkıntısı ile karşı karşıya kalmış ve maalesef ki bugünkü tahrif edilmiş resmi tarih elimizde kalmıştır. Hangi Osmanlı sorusunun cevabıyla beraber hangi İmparatorluğun devamıdır Osmanlı sorusunda karşılığını da bulacaktır.


Yıldırım Beyazıd, Timur’a yenildikten sonra ki dönem Osmanlı için Pandoranın kutusunun açıldığı bir dönem olmuştur. Mesela;

“… Efdaleddin Osmanlı Beyliği’ni, Selçuklu hanedanının son bulması üzerine o devletin devamı gibi algılar. Son Selçuk sultanı Alâeddin Keykubâd Feramurz’un ölümü üzerine egemenlik haklarının Osmanlı hanedanına geçtiği hakkındaki yerleşmiş iddiayı benimser (Osmanlıların Anadolu’da Selçuklu egemenliğine vâris olduğu iddiası Anadolu Selçuklu sultanlığını kuran Kutalmış oğlu Süleymanşah’ı Osmanlı soykütüğüne koymakla başlar (bkz. Osman I, DVİA). Yıldırım Bayezîd (1389-1403) Mısır’daki Abbasi Halifesi’nden Sultanu’r-Rûm (Anadolu Sultanı) (Bilâd-ı Rûm Arap dünyasınca Anadolu’dur) ünvanını tevcih eden bir menşur almıştır. Arap dünyasında, oradan Hindistan’da Osmanlı Türklerine Rûmi denir, bu ‘Bilâdu’r-Rûm’dan, yani Anadolu’dan gelen Türk anlamındadır).

Karamanoğulları, Konya’ya yerleşmekle ve Anadolu saltanatı için İlhanlılarla savaşmış olmakla beraber aynı iddiadadır. Osmanlı-Karaman rekabetinin (1354-1468) asıl nedeni buradan kaynaklanır. Osman Gâzî zamanında böyle bir iddia söz konusu olamazdı. Selçuklu Devleti’nin varisliği iddiası 15.yüzyıl sonuna ait tarihlere yansıdığı gibi, ilk kez Yıldırım Bayezîd döneminde ortaya çıkmış olmalıdır.”

Halil İnancık. Osmanlı Tarihinde Efsaneler ve Gerçekler. Kronik Yayınları. İstanbul, Ağustos 2017, s. 54.


Yani net olarak Osmanlı –Ottoman Emperyal- bir Selçuklu Mirasçısı değildir. Selçuklunun varisliğini devlet geleneğinin doğruluğunu göstermesi bakımından en doğru ele Memlûklülere geçmiş, sebebi de öz be öz Selçuk-Oğuz boylarından Türkmenler olmaları. Yavuz Memlûklere son verince o dönem Selçuklu mirasını devralacak tek bir varis kalıyordu, Safevi Devleti yani Şah İsmail.


Yazının devamı ; DEVLETTE DEVAMLILIK ESASTIR 4 Bizans Oyunları


Önceki Yazılar:

https://www.evrenseldevinim.com/post/devlet-te-devaml%C4%B1l%C4%B1k-esast%C4%B1r-1

https://www.evrenseldevinim.com/post/devlet-de-devamlilik-esastir-2-emperyalin-kontrol-edemedi%C4%9Fi-tanr%C4%B1-emperyali-kontrol-etmeye-ba%C5%9Flar

75 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page