top of page
  • Toprak ATASAYAR

Örgüden Bebekler




Zeynep gözünü kapatarak başını gökyüzüne doğru kaldırmıştı. Ilık esen hafif bir rüzgar yüzüne çarparak siyah uzun saçlarından arkasına doğru dağılıyordu. Gözlerini açtı ve beyaz bulutlarla kaplı gökyüzüne baktı. Sonbaharın henüz başlarındaydı. Kış yaklaşıyordu. Tüm gün gezmiş ancak elindeki örgü bebeklerinden bir tane bile satamamıştı. Evde hasta annesi ve aç iki küçük kardeşi onu bekliyordu.


Ekmek almadan eve gidemezdi. Çünkü son üç gündür eve eli boş gidiyordu. Karşı komşunun getirdiği bayat ekmekler olmasa üç gündür ağızlarından bir lokma yemek girmemiş olacaktı. Dolaşmaktan ayaklarında nasırlar oluşmuş, “oyuncak bebeklerim var çok uygun, almaz mısınız?” diye sormaktan sesi çatallaşmıştı.


Sabahtan beri yolda gördüğü çeşmeden su içmek dışında midesine bir lokma yemek girmemişti. Eli boş eve nasıl gideceğini düşündükçe ruhu daralıyor, eli ayağı titremeye başlıyor, gözleri doluyordu. Biraz soluklanmak için kaldırımın kenarına oturdu. Elindeki bebeklere baktı. Keşke ip alacağıma onla ekmek alsaydım en azından bir lokma taze ekmek yerlerdi diye iç geçirdiği sırada kulağına tıkırtılar geldi. Başını kaldırdı. Zayıf genç bir delikanlı yol kenarındaki çöp bidonuna iki büyük çöp poşeti atıyordu. İki büyük çöp poşeti!


Oysa kendi evlerinden üç gündür çöp çıkmıyordu. Atılacak bir çöpleri bile yoktu. Çöpleri atan genç delikanlıyı izlerken, bir ara göz göze geldiler. Zeynep hızlıca gözlerini çekti. İki büyük çöp poşeti. İçinde acaba eve götürebileceğim bir şey var mıdır diye düşündü. Daha önce hiç çöp karıştırmamıştı.


Annesi hastalanıncaya kadar çalışmış, gündüz ev temizliklerine gecede lokanta bulaşıklarını yıkamaya giderek üç beş kuruş kazanmıştı. Babaları Zeynep ve kardeşleri henüz küçükken ölmüştü. Annesi ise kızları en azından liseyi bitirsin diye gece gündüz demeden çalışmıştı. Zeynep o yıl lise sona başlamıştı. Ancak annesi hastalanınca okulda öğrendiği örgüyle bebek yapıp satarak para kazanmaya çalışmıştı. Kenarlarında duran üç beş kuruşu da ip ve şiş almaya harcamıştı. Oysa Ördüğü bebeklerden bir tane bile satamamıştı.


Geç delikanlının çöpten uzaklaşmasını bekledi. Delikanlı eve girince doğru çöpe gitti. Delikanlının attığı poşetleri kurcalamaya başladı. Boş içeçek şişeleri, çürümüş meyveler, kırık bardak… işe yarar birşey görememişti. Belki diğer torbada birşey bulurum diye ona uzandı. Poşeti açtı, bayat ekmeklerin üzerine dökülmüş çay çöplerini gördü. Keşke ekmeklerin üzerine dökülmeseymiş, hem çokta bayat değillermiş, kardeşlerim severek bunları yerlerdi diye iç geçirdi üzülerek. Büyük poşetin içinde ağzı bağlı küçük bir poşet gördü. İçinde henüz açılmamış küçük kek paketleri vardı. Heyecanla poşeti eline aldı. O anki sevinci gözlerinden okunuyordu.


Kardeşlerine güzel bir sürpriz olacak diye düşündü. Ayağındaki nasırın acısı bile azalmıştı. Mutluluk sihirli bir ilaç gibiydi. Tüm derdi tasayı hatta ayağındaki nasırı bile unutturmuştu. Koşar adımlarla eve doğru yürümeye başladı. Havada git gide kararıyordu. Duyduğu köpek seslerinden ürküyordu ancak elinde açılmamış kek poşetleri vardı. Onları biran önce kardeşlerine ulaştırmak istiyordu. Bu yüzden korksa da kısa olduğu için o karanlık yola saptı. Henüz 16 yaşındaydı Zeynep. Bir elinde örgü bebekleri, diğer elinde tarihi geçmiş açılmamış kek poşetiyle köpek seslerinden korkmuş nasırlı ayağıyla hızlı adımlarla eve gitmeye çalışıyordu. Yolun kenarında oturmuş, kırklı yaşlarında üç adamın önünden geçerken korkusu biraz olsun azalmıştı. Köpekler saldırırsa en azından beni korurlar diye düşünmüştü bir an.


Başında eski bir kasket, hafif kirli sakalları ve önünde kocaman göbeği olan Hüseyin adındaki adam seslendi; “gecenin bu saatinde nereye gidiyorsun bakayım sen.” Zeynep sesin geldiği yere doğru döndü, karanlıkta çokta seçemiyordu. Gelen sese doğru “eve gidiyorum.” Dedi. “Dur hele” dedi Hüseyin. Arkadaşlarına doğru eğilerek bir şeyler söyledi.


Elindeki içkiyi sandalyesinin yanında yere bıraktı. Zeynep’e doğru yürümeye başladı. “Buyur amca noldu” dedi Zeynep.

-“Elindeki poşetlerde ne var söyle bakalım”

“Örgü bebekler var, satıyorum alır mısınız?” dedi.

Hüseyin poşete göz ucuyla baktı, “hele gel evde benim kızlarım var onlar bakıp beğensin, alırız” dedi. Zeynep örgü bebeklerinin satılacağına öyle sevinmişti ki hızlıca Hüseyin amcaya doğru yürüdü. “Ama acelem var” kardeşlerim ve annem beni bekliyor” dedi. Hüseyin Zeynep’in omzuna doğru elini uzatarak “gel hele şuradaki ağaçların hemen ardındaki evde kızlarım” dedi. Zeynep ağaçların oraya doğru bir kaç adım attı. Ancak ne bir ışık nede bir ev görünmüyordu. “Amca eviniz uzakmış ben yarın tekrar gelirim. Gündüz gözüyle bakar kızların” dedi. Çünkü evde aç kardeşleri vardı. Ve elinde çöpten aldığı bir poşet dolusu tarihi geçmiş kekleri.


Hüseyin amca “olmaz yarın ben yokum” dedi.

Zeynep “sonraki gün gelirim öyleyse” dedi ve geri dönmek için arkasını döndü. Arkasında Hüseyin amcanın yanında oturan iki adamı gördü. .


Karanlıktı, köpek sesleri geliyordu, Hüseyin amca sertçe Zeynep’in kolundan tuttu ve kendisine doğru çekti. “Sana gel buraya dedim” diyerek saçlarını yakaladı ve diğer elini Zeynep'in ağzına bastırdı. Zeynep bir yandan çırpınıyor bir yandan bağırmaya çalışıyordu. Ama ağzını öyle sıkı bastırıyordu ki çıkarabildiği sesler, havlayan köpek seslerinden bile azdı. Ahmet Zeynep’in üzerindeki, soluk grileşmiş dizleri beyazlamaya yüz tutmuş eski pantolonunun düğmelerini açmaya çalışırken Suat’ta Zeynep’in ellerinden tutuyordu. Ahmet Zeynep’in pantolonunu aşağıya doğru sıyırdı. Kilodunu eliyle çekerek yırttı. Tekme atmasını durdurmak için Suat Zeynep’in ayağının birini sıkıca yakaladı. Bir yandan saçlarının acısı bir yandan dudaklarını kesen dişlerinin verdiği acı, öteki tarafta çırpınmasın diye morartırcasına bastırdığı bacağının sancıyla canı yanıyordu.


Duyduğu korkuyla kalp atışları hızlanmıştı Zeynep’in. O sırada Ahmet kendi pantolonunun düğmelerini çoktan çözmüştü. Zeynep’i zorla yere yatırdılar. Önce Ahmet başladı. Zeynep’in gözünden akan yaşlar o masum yanaklarından aşağıya doğru kayıyordu. Çırpınması hiç bir işe yaramıyordu. Duyduğu acıdan nefesi iyice daralmıştı.


Hüseyin’in büyük elleri Zeynep’in neredeyse tüm yüzünü kapatıyordu. Nefes alamayan Zeynep duyduğu acılarla birlikte orada bayılmıştı. Ahmet'in Arkasından sıraya Suat geçti… Hala baygın olan Zeynep’te şimdi sıra Hüseyin’e gelmişti. Hüseyin Zeynep’i yüz üstü yere çevirdi. Hüseyin’in yüzünde aldığı zevkten duyduğu haz vardı. Artık işleri bitmişti. Geride iz bırakmak istemediler. Bacaklarından sürüyerek biraz daha ormanın içine çektiler. Zeynep’i orada ateşe verdiler. İki gün sonra bulundu yanmış Zeynep’in cesedi. İki elinde erimiş siyah poşet izleri, adli tıptan geldi acı haberi, canlı canlı diri diri yakmışlardı. daha 16 yaşında bir elinde örgü bebekleri diğer elinde tarihi geçmiş keklerle dolu poşeti. Belliki ellerinden hiç bırakmamıştı o poşetleri. Annesi hasta, kardeşleri aç. bir elinde örgü bebekleri diğer elinde tarihi geçmiş kek poşeti, diri diri yakmışlardı Zeynep’i.


Evet bu tamamen kurgudan ibaret bir hikaye.

Sonunu merak mı ediyorsunuz?!!!


Öyleyse açıp bakın Türkiyede geçmişte yaşanan tecavüz haberlerine.


Kendi rızası vardı!


Kıvırtarak yürüyüp tahrik etti.


Tişörtü omzundan düşmüştü,


Pantolonu çok dardı,


Açlıktan susuzluktan kurumuş dudaklarını diliyle yalayarak bizi şehvetlendirdi…vs.


Ağır tahrik ve kendi rızasından dolayı serbest kalan onlarca tecavüzcü, Müslüman bir ülkede, haram sayılan içkinin etkisiyle, büyük günahlardan zina gerçekleşmiş, üstüne ehli kitapta kesin yasaklanan insan öldürme suçu işlenmişti ama 16 yaşında, bir elinde örgü bebekleri, diğer elinde tarihi geçmiş kek poşetiyle Zeynep tahrik ettiği gerekçesiyle zanlılar serbest bırakılırdı.


İşte bu yüzden nice Hüseyinler, Ahmetler, Suatlar, Aliler, nice Zeynepleri katletmeye devam edecekler…


Zeynep’in haberi eve ateş gibi düşmüştü. Cenazesini kapalı teslim ettiler annesine. Olurda annesi görürse daha da fazla içi yanmasın diye.


Göz görmeden inanılır mı bu acıya? Nasıl kabullenirdi. Feryat figan açtı kefeni. Ellerinde siyah poşetin izleri. Yüzünde tanıdık bir iz kalmamış, canlı canlı yakmışlardı Zeynep’i.


Hasta annenin daha fazla dayanmadı kalbi…Yangın yerine bir ateş daha düştü.


Geride İki öksüz çocuk, kolları kanatları yürüyecek bacakları kalmadı. Zehra’nın anne diye haykırışları… Melike’nin Zehra'ya sarılışları.


Ya Zeynep? Nasıl severlerdi Zeynep’i onun elinde büyümüşlerdi. Anneleri çalışmaktan gece geç gelirdi eve. Birer gün arayla gömdüler ablası Zeynep’le annelerini.


İki öksüz çocuk akrabaları istemedi. Amca cenazeye bile gelmedi. Yengesi amcanızın işi var deyip geçiştirdi. Dayısı gömdü kardeşini. Geride iki yeğeni. “Tek olsa hadi biz bakalım ama iki kişi ağır gelir bize“ dedi. Akrabaları almadı, Bakamayız biz dedi.


Devlet girdi devreye. Aldı Zehra'yla Melike’yi. Yaşlarına göre yerleştirdiler yurtlara. Zehra dokuzuna yeni basmıştı henüz, çocuk yuvasına verdiler onu. Melike'yse 13 yaşındaydı. Yetiştirme yurdunda kalması gerekiyordu. Ayrı ayrı yurtlara yerleştirdiler Zehra’yla Melike’yi. Çok sürmedi Zehra için bir aile bulundu, onu evlat edindirdiler. Rahattı evi. Ama içi de bir o kadar rahatsızdı. Aklında hep ablası Melike vardı.


Onsuz nasıl boğazından lokmalar geçerdi. Soğuk yurt odasında tek başına, ablasından, hayattaki tek kardeşinden ayrı nasıl katlanırdı ki.


Melike’ye söylemediler kardeşini evlat edindirdiklerini. “Zehra tek başına yurtta dayanamaz” diye bir gece vakti yurttan kaçıp kardeşine gitmek istedi Melike.


İlk dayağını o gece yedi. Annesi ablası ölmüş, tek kardeşi yuvaya verilmiş, nasılda acı içinde bacağı kolu. Kafasında da acı var, düştüğünde yere vurduğundan mı? Yoksa fırçanın sapıyla vurulunca mı olmuştu? Nasıl ağladı o gece, o bağırarak ağladıkça, nasılda sopa indi her yerine. İşte Susmayı o gece orda öğrendi Melike.


Okula yazdırdılar Melike’yi. Hiç konuşmuyordu dayak yediği günden beri. Okulda da tek kelime ettiği duyulmadı.


Yurtta kalan bakıcı dayanamadı o gece, içlerinden en sessiz olanını seçti gözünde. Melike’nin kaderi ablasının kaderine benzedi. Ama ablası bir kere Melike yüzlerce kez öldü. Okulda öğretmeni hissetti durumu. Melike’yi kurtarmak yerine birde o taciz etti.


Zeynep bir kere öldü, Melike yüzlerce…


Zehra, ablasından uzakta üzüntü içindeydi. O güne kadar hiç görmediği kendisine ait bir odası, okul çantası, rengarenk kalemleri, yepyeni elbiseleri saçında takılı olan o şirin tokaları bile onu biraz olsun mutlu etmiyordu. Üvey annesi iyi birine benziyordu. Okşar sever sarılır çokça da öperdi Zehra'yı.


Üvey babası biraz tuhaf geliyordu Zehra’ya, belki hiç öz babasını tanımadığındandı ama hiç bir şeyini eksik etmezdi.


Başta karşı çıkmıştı eşine. Başkasının çocuğunu alıp büyütmek öyle kolay bir iş değildi. Hele birde böyle büyük yaraları olan birine, merhem olabilirler miydi? Akşamları eve gelirken bisküvi getirirdi Zehra’ya. Önce sarılmasını söylerdi sonra bisküvisini verirdi. Eve hiç kek alınmazdı. Öyle ya tarihi gecik kek poşetiyle öldürmüşlerdi Zeynep'i!


Okula yazdırmışlardı, sıkı sıkıda tembihlemişlerdi, aile içinde olan aile içinde kalacak diye. Üvey annesi bu konuda çok baskıcıydı. Ne yaşanırsa yaşansın kimseye anlatmamalıydı. Kendi içlerinde çözümlenirdi her şey. Ablasından annesinden kardeşi Melike’den bahsetmesi yasaktı. Hatta Melike’yi görmek istemesi annesinin bağırmasıyla biterdi. Okulda notları çok iyiydi. Sürekli ders çalışıyordu. Çünkü öz annesi en az liseyi bitirmesini isterdi. Ablası onlara bir lokma ekmek getirmek için uğraşırken ölmüştü. Melike Ablasından ayırmışlar hiç tanımadığı iki insana teslim etmişlerdi. Başlarda her şey güzeldi.


Aradan İki yıl geçmiş Zehra 11 yaşına girmişti. Davranışlarında bariz değişiklikler sezinledi babalığı. Ergenliği başlamış, göğüsleri hafiften de çıkmıştı. Buna bağladı her şeyi.


Ergenliğe girmişti girmesine ama üvey annesi hep üzerindeydi. Hala onu giyindirip banyosunu kendisi yaptırır, her şeyiyle annesi ilgilenirdi. Zehra istemezdi. Büyümüştü artık. Hem utangaçtı da. Ama annesi müsaade etmezdi buna.


O sabah Üvey dedesinin hastalandığı haberi geldi. Okulu olduğu için Zehra üvey annesiyle gidememişti. Üvey babasıda işe gitmek zorundaydı. O yüzden anneliği kendi başına gitti. İlk gece ev gayet sessizdi. Zehra odasında ders çalıştı. Sonra uykuya daldı. Sabah kalktılar babalığı okula bıraktı Zehra’yı, akşama alacağım dedi. Dediği gibide akşam aldı okuldan Zehra’yı. Eve girdiler birlikte. Babası hadi sarıl bakalım dedi. Zehra yine bisküvi aldığını zannetti.


Sıkı sıkı sarıldı babasına…


Masaya uzandı babası, paketi alıp Zehra’ya uzattı. Heyecanla açtı Zehra paketi. Duraksadı bir anda. Yüzü düştü. Eli ayağı titredi...


Ertesi gün öğlen evin telefonu çaldı. Arayan Zehra’nın öğretmeniydi. “Zehra bugün okula gelmedi. Haberde vermediniz? Merak ettim” dedi. Babalığı Zehra hastalandı, hafif ateşi var boğazları da şişmiş bu hafta okula gelemeyecek dedi. Öğretmeni geçmiş olsun diyerek kapattı. Oysa çocuk Zehra o gece cesaret etmişti. Eli ayağı titrerken

Babasının sesini işitti o anda. “Ben her zaman yanındayım. Ne olursa olsun seni koruyacağım”


Zehra’nın gözleri doldu. Paketten çıkarttı örgüden bebeği! Uzun uzun baktı bebeğe. O gece cesaret etti Zehra! Elinde örgüden bebeğiyle…


Babalığı ilk başta inanamadı, şaşırdı. Zehra başı önünde annesinin yaptıklarını gözünden akan yaşlarla yarı tamamlayıp cümlelerini yarı cümlenin sonunu getiremeden anlatmıştı. Elindeki örgüden bebekle yanında duran babasına anlattı tüm gerçeği. Üvey annesi tarafından uğradığı tacize daha fazla tahammül etmek istemedi. Anneliği eş cinseldi!, ve bunu herkesten gizlemişti…


Tamamen bir kurgu olmasına rağmen, haberleri açtığımızda cinsel yönelimi saklamak için karşı cinsten evlenen kadınlar ve erkekleri göreceksiniz.


Ehli kitapta geçen Lut kavmini örnekleyerek eş cinselliğe karşı Toplumun şiddetli baskısı, cinsel yönelimini saklamak zorunda bıraktırmış, bunun neticesinde evlenerek cinsel kimliğini saklamak için kendine, eşini kurban seçmiştir. Duygularına yenilmesi Zehra'nın da kurbana dönüşmesine sebep olmuştu.


Kızlarımız, kadınlarımız birer seks objesi olarak görülmeye devam ettikçe ayet meallerinde cennette bile ödül olarak tomurcuk memeli kadınların erkeklere sunulacağı vaadiyle kadınların erkeklerin hizmetine sunulmuş birer cariyeler olarak düşündürüldükçe çocuklarımızı, ne evlerimizde ne okullarımızda ne yurtlarda ne de sokaklarda koruyamayacağız, koruyamıyoruz. Daha fazla canlar yanmasın diye Artık buna dur dememiz gerekmiyor mu?


Sosyal medyadan yazdığım bu yazıda dahil olmak üzere, beğendiğimiz haberler, haklısın diye eklediğimiz yorumlar, kızıp söylenip hatta çoğu kez küfrettiğimiz hiç bir davranışımız bir tecavüzü daha durdurmayacak.


Ateş düşmesin, ve kimsenin içi yanmasın.


Her kadının, önce kendisi sonra tüm kadınlar için çocuklarını bu konularda eğitmeli.


Geleceği parlatın. çocuklarınızı eğiterek onları aydınlatın.

79 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

MA

Comments


bottom of page